<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327</id><updated>2012-02-17T02:46:10.935+01:00</updated><category term='ÖYKÜ'/><category term='DENEME'/><category term='Soruşturma Yanıtları'/><category term='TANITIM'/><title type='text'>Gece Defteri</title><subtitle type='html'>Bu blogu oluşturmaktaki amacım, gittikçe ticarileşen yayınevleri dışında bir yayımlama ortamı oluşturmak ve öykülerimi ya da diğer yazılarımı, ticari ilişkiler dışında okurlarla paylaşmak.

Sevgilerimle</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>19</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-3584736531712115722</id><published>2012-01-29T23:15:00.008+01:00</published><updated>2012-01-29T23:40:19.300+01:00</updated><title type='text'>12. Ankara Öykü Günleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-IYbTOFcsunM/TyXFZYmP79I/AAAAAAAAAJY/5393pT5n-Pw/s1600/OykuGunleri1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-IYbTOFcsunM/TyXFZYmP79I/AAAAAAAAAJY/5393pT5n-Pw/s320/OykuGunleri1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5703181543024881618" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ksvD9PVrfQs/TyXFeP2qKnI/AAAAAAAAAJk/3Oc95yhBYZY/s1600/OykuGunleri2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ksvD9PVrfQs/TyXFeP2qKnI/AAAAAAAAAJk/3Oc95yhBYZY/s320/OykuGunleri2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5703181626577136242" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-D4qdDWU3mZ4/TyXFiQoYNWI/AAAAAAAAAJw/qAJjOxgWeKo/s1600/OykuGun3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-D4qdDWU3mZ4/TyXFiQoYNWI/AAAAAAAAAJw/qAJjOxgWeKo/s320/OykuGun3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5703181695505151330" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-X2XzfGvq2wk/TyXFl5hxywI/AAAAAAAAAJ8/2Oq7Fbs4VaM/s1600/Oyku4.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-X2XzfGvq2wk/TyXFl5hxywI/AAAAAAAAAJ8/2Oq7Fbs4VaM/s320/Oyku4.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5703181758022929154" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-dS4TnRbBll0/TyXFpeTrtJI/AAAAAAAAAKI/LFFaECehJrc/s1600/Oyku5.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-dS4TnRbBll0/TyXFpeTrtJI/AAAAAAAAAKI/LFFaECehJrc/s320/Oyku5.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5703181819435529362" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-3584736531712115722?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/3584736531712115722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=3584736531712115722' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/3584736531712115722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/3584736531712115722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2012/01/blog-post_29.html' title='12. Ankara Öykü Günleri'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-IYbTOFcsunM/TyXFZYmP79I/AAAAAAAAAJY/5393pT5n-Pw/s72-c/OykuGunleri1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-8190436994326281964</id><published>2008-04-09T14:25:00.004+02:00</published><updated>2008-05-08T15:37:04.344+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Soruşturma Yanıtları'/><title type='text'>Gösteri dergisinin, kış sayısındaki “TÜRK EDEBİYATINDA KORKU” adlı  soruşturmaya verdiğim yanıtlar:</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;1) Türk edebiyatında, korku temasının yeterince işlendiğini düşünüyor musunuz? İşlenmediğini düşünüyorsanız bunun sebepleri nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu soruyu iki biçimde ele alıyorum: Edebiyatta korku temasının işlenmesi ya da ele alınışı ile “korku edebiyatı” ya da “gotik edebiyat”ın Türkiye’deki durumu. Bunları ayrı şeyler olarak düşünüyorum. Birinci konuda bir şeyler söyleyebilmek zor; bu konuda yeterince araştırma yapılmış olması gerekiyor. Korku, hem dünya edebiyatında, hem de Türk edebiyatında tema olarak işlenmiş tabii ki. Çünkü korku en temel insan duygularından biri. Bu yönüyle hemen hemen her edebi akımın ve türün ilgi alanına giriyor. Türk edebiyatında da her türde (şiir, öykü, roman) korkunun tema olarak işlendiğini görüyoruz. Türk edebiyatının ustalarından Yaşar Kemal’den günümüz yazarlarına dek bunu görmek mümkün.&lt;br /&gt;Aslında, korkunun edebiyatta tema olarak işlenmesi ya da başlı başına bir tür olarak gelişmesi gibi bir zorunluluk yok bir ülke edebiyatı için. Yani bu konuya, “Niye Batı’da var da bizde yok” gibi bir yaklaşımı doğru bulmuyorum. Soruna böyle bakarsak, moda konular, moda türler ve bunlarla birlikte gelen moda biçimler gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu tümüyle ülke edebiyatının iç dinamiğiyle, bunun yanı sıra yazarın en başta yaşamla kurduğu ilişki biçimi ile ortaya çıkması gereken bir şey bence. Bunu yazarın gerek dünya, gerek kendi ülkesinin edebiyatıyla ilişkisi de belirlemez ya da belirlememeli. Sanatta zorunluluk ve ölçü yoktur bence. “Yeterince işlenme” sorununa da böyle bakıyorum.&lt;br /&gt;Türkiye’de korku edebiyatının -ben “gotik edebiyat” terimini tercih ediyorum- gelişimi ile ilgili ikinci konuya gelince; 1920’lerden, 1960’lara kadar tek tük örnekler var ama bu yazarlar da aslında bu türü “seçmiş” yazarlar değil. Başka türde yapıtlar veriyorlar ve 1-2 yapıtta bu türü denemişler. Bu dönem yazarlardan korku türünü seçmiş bir yazar olarak Kenan Hulusi’yi gösterebiliriz yalnızca. 1970’lerde ve 80’lerde ise bu alanda pek yapıt yok. Bunun nedenleri de herkesin tahmin edebileceği şeyler. Ülkenin içinde bulunduğu politik durum, yazarları genellikle “toplumcu gerçekçi” diye tanımlanan türde yapıtlar vermeye yöneltmiş. Bu alanda bir gelişmeyi ancak 1990’larda, ikinci bir sıçramayı ise 2000’li yıllarda görüyoruz. Bu yıllarda, çoğunlukla bu türü “seçmiş” yazarlarla karşılaşıyoruz. Ben de kendimi bu grupta görüyorum. Bu gelişmeyle ilgili işaret edilmesi gereken başka bir durum da bu yapıtların çoğunun roman olması, öykü türündeki yapıt sayısının ise daha az olması.&lt;br /&gt;Bu tür edebiyatın, Batı’ya göre Türkiye’de daha geç ortaya çıkışının ya da marjinal kalmasının nedenleri, birkaç düzlemde sorgulanabilir. İlki, sosyolojik düzlem. Türkiye’nin ekonomik, politik, toplumsal vb gelişimiyle ilgili. Türkiye bu alanlarda hep yukarıdan müdahalelerle karşılaşmış. Ekonomik olarak dışa bağımlılık, politik ve toplumsal düzeylerde de özgürleşmeyi engellemiş. Bütün bunların da bireysel düzlemde etkileri var. “Birey olma” bilinci geç gelişmiş ülkemizde. Ne yazık ki Türkiye’deki “muhalif” güçler de uzun süre bu tür eğilimlerin etkisi altında kaldı. Tabii ki bunlar arasında düz çizgiler yok. Bu da başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu.&lt;br /&gt;Türkiye’de yalnızca korku edebiyatı değil, fantastik edebiyat, bilimkurgu ve polisiye gibi türler de çok geç ortaya çıkmış. Bu türlerin gelişememe nedenlerinden bazıları da kültürel düzlemde sorgulanmalı. Kültürel ortamımızda da tabular var. Örneğin, bir dönem dar anlamda “politika” baş tacı edilmiş ve bu anlamda “politik olmayan” yapıtlar küçümsenmiş. Sanatla ekonomik ve toplumsal sınıflar arasında düz çizgiler çekilmiş ve sanata birtakım “toplumsal”, “politik” işlevler, görevler yüklenmiş. Bireyi ve bireysel sorunları ele alan yapıtlar eleştirilmiş. Konu, tema vb sınırlamaların yanı sıra, biçimsel sınırlamalar da getirilmeye çalışılmış sanata. Popülist bir yaklaşım benimsenmiş ve “anlaşılırlık” önemli bir ölçüt haline gelmiş. Örneğin bizim edebiyatımızda, psikolojik roman örneği azdır, bilinçakışı tekniğiyle yazılmış yapıtlar da pek yoktur.&lt;br /&gt;Bu türler, belki de Batı’da çok fazla “ucuz” örneği olduğu için, edebiyat dışı görülmüş, dahası “eğlencelik” olarak değerlendirilmiş. Burada iki noktanın belirtilmesi gerekiyor. Bir; bir yapıtın edebiyat değerini konu ya da tema belirlemez. Onun için, bu türlerin bir tür önyargıyla edebiyat dışı görülmesi, hatalı bir yaklaşım. Kaldı ki bu türdeki birçok yapıtın edebi değeri, yaygın türlerdeki birçok örnekten daha yüksek. E. A. Poe’nun ya da H. P. Lovecraft’ın yapıtlarını kim “edebiyat dışı” görebilir? Kültürel ortamımızın bu hatalı yaklaşımdan ve önyargıdan kurtulması gerekiyor öncelikle. İkinci yön, edebiyatın “eğlendirici” olma özelliğinin küçümsenmesi ya da yok sayılması. Bu da “eğlence” kavramının çok dar kavranışından.&lt;br /&gt;Kültürel ortamla ilgili hâlâ geçerli olan bir başka nokta da bu türdeki yapıtların, satamayacağı düşünülerek yayınevlerince basılmaması. Burada, yayınevlerinin, özellikle son 10 yıldaki evrimlerine bakmak gerekiyor. Şu an yayınevlerinin çoğu, aşırı bir ticarileşme içinde. Bu nedenle pek çok yazarın ve yapıtın ortaya çıkamamaması gibi bir gerçek var. Zaten son zamanlarda bu piyasada holdinglerin egemenliği söz konusu. Ayrıca, bu süreçte yapay olarak üretilen bir “çok satar” kavramı var. Bunlar ya Batı’dan ithal ediliyor, yani oralarda çok satan kitaplar büyük reklam kampanyalarıyla basılıyor ya da iç piyasada “kendi kendini gerçekleştiren kehanetler” üretilerek bazı yazarlar “pazarlanıyor”. Burada şunun da belirtilmesi gerekiyor; bir sanat yapıtının tanıtımının yapılmasına karşı çıkılmamalı bence ama burada bir adaletsizlik söz konusu. Neden bu büyük kampanyalar yalnızca bazı yazarlar için yapılıyor? Neden, her kitap için ya da en azından “has edebiyat” ürünü yapıtlar için yapılmıyor? Bu hem yayınevlerinin bastıkları kitaplara gerçek anlamda sahip çıkmadığını gösteriyor, hem de biraz önce sözünü ettiğim adaletsizliği doğuruyor. Bu anlamda yayınevlerinin kendi özeleştirilerini yapmaları gerekiyor. Bir yazarın kitabını basıyorsunuz ama onun tanıtımını yeterince yapmıyorsunuz ve kötü bir dağıtım sisteminiz var; sonra da bu yazar ikinci kez kapınıza geldiğinde “Kusura bakmayın kitabınız satmıyor” diyorsunuz. Şu tür sözlerle de karşılaştım ben; “Yayınevi ticari bir kurum”; evet, bir yönüyle öyle ama yayınevlerinin kültürel bir misyonu yok mu? Bu iki şeyi dengeleyecek bir çizgi yok mu? İşte bu nedenle, yayınevleri kendi özeleştirilerini yapmalı. İşin bir de şu yönü var; hep “tanıtım” sözcüğünü kullandım dikkat ederseniz. Çünkü bence sanat yapıtının reklamı olmaz, tanıtımı olur. Reklam, kapitalizmin en önemli satış araçlarından biri. Bu anlamda da bir sanat yapıtının “reklamını” yaparsanız, onun “metalaşmasına” yardımcı olursunuz, yapıtı yalnızca “satış” ve “para” eksenine yerleştirirsiniz. Yayınevlerinin savlarına devam edersek; “Öykü okuru az; bu türün okuru az” vb. Bunlar, bir ülke edebiyatı için, kültürü için tehlikeli gelişmeler. Bu tür bir ortamda, bu türün örnekleri su yüzüne çıkamıyor; işin bir yönü de bu. Aslında, edebiyatımızda, özellikle son 10-15 yılda bu türün örnekleri var.&lt;br /&gt;Ancak bu gelişme şöyle bir yol izlemiş. Örneğin 1980’lerin ikinci yarısında, Latin Amerika edebiyatının, özellikle de Gabriel Garcia Marquez’in dünya çapında tanınması ve yapıtlarının çok satmasıyla, bizde fantastik edebiyat örnekleri çıkmış. Ardından, bazı yayınevlerinin polisiye çevirileriyle polisiye türünde; Stephen King’in romanlarının seri çevirisiyle de korku türünde gelişmeler yaşanmış. 2000’lerde ise Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi “çok satar”ların çevirisiyle fantastik kurgu türünde, çoğunlukla “underground” bir tür gelişmiş. Ancak ben burada “proje” kitapları, yani “çok satan” konu, tema ve türleri “bilinçli” olarak üretmeyi bir kenara bırakıyorum. Çünkü bunlar başka tür gelişmeler olunca yok olacak ya da yerini başka “proje” kitaplara bırakacak. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey, yine yayınevlerinin tavrı. Bir anlamda yayınevleri, bir kitabı ya da türü basmak için Batı’da çok satması gibi bir ölçütü benimsemiş görünüyor. Ve ne yazık ki bu gelişmeler yine “dışardan” bir etki ile ortaya çıkmış. Şu an bence bu türler için biraz suların durulması gerekiyor, hafiften bir kargaşa var, biraz zaman geçmesi ve neyin ne olduğunun ortaya çıkması gerekiyor.&lt;br /&gt;Şu an yalnızca fantastik, korku ve gerilim türünde kitaplar basan yayınevleri var ama çoğu çeviri ve roman yine ve Türk yazarların kitaplarını basan yayınevi sayısı az. Türk yazarlardan bu türlerde roman yazanlar biraz daha şanslı. Romanda son yıllarda yaşanan gelişmeler, yayınevlerini roman basma konusunda daha cesaretli kıldı.&lt;br /&gt;Neyse ki bu gelişmelere direnen yayınevleri var. Buna bir de Internet olanakları kullanılarak gösterilen “karşı duruş”lar var. Örneğin “Ölümsüz Öykü Kulübü”nü bu anlamda önemsiyorum ben. Ben de bu gelişmelerden rahatsız olan ve sürecin dışında kalmak isteyen bir yazar olarak, öykü ve yazılarımı, oluşturduğum blogda yayımlıyorum bir süredir.&lt;br /&gt;Bu türlerin örneklerinin az olmasının nedenlerinde biri de daha önce sözünü ettiğim, bu türlerin “kaçış edebiyatı” olduğu safsatası. “Safsata” diyorum, çünkü bu sav bence gerçekten de öyle. Neden öyle? Dünyaya, yaşama ve gerçekliğe çok dar bir bakış açısını temsil ediyor da ondan. Gerçekliğe “bir başka açıdan” bakış, neden insanı gerçeklikten uzaklaştırsın ki? Tam tersine, bence gerçeğe daha çok yaklaştırır. Gördüklerimizin, duyduklarımızın, kısacası “beş duyu” ile algıladıklarımızın “asıl gerçeklik” olduğunu kim iddia edebilir? Bize birtakım “kalıplar” içinde sunulanlar mı asıl gerçek? Neden daha derine inmeyi reddediyoruz? Neden “gerçekliğin merkezine yapılan seyahatler”i küçümsüyoruz? Hepimiz Dünya adlı gezegende yaşıyoruz ve beş duyumuzla, bunların bize sağladığı bilgilerle sınırlıyız. Fantezi başka bir şeyi anlatamaz ki? Aslında hepimiz “aynı şeyi” anlatıyoruz. Ona farklı açılardan bakıp, farklı yüzlerini, renklerini görüp neden “eğlenmeyelim”? Neden gerçekliğin, varoluşun aslında ne kadar korkutucu olduğu görüp “korkmayalım”? Kısacası şunu öne sürüyorum; bunlar insanın “öz”üne yabancı şeyler değil. Bir kaçış da değil. Gündelik yaşamın o sapmasapan batağından bir kaçış belki ama asıl gerçekliğe gitmek için de ondan “kaçmak” gerekiyor. Zaten sanat, insanı başka boyutlara götürmeli bence. Kendi kişisel serüveninde bunu yapan, gerçekliğin ve bilincin karanlık sularında yüzmeye cesaret eden kaç kişi var?..&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2) Korku temasının halk kültüründe doğaüstü unsurlarla (cinler, periler, vs.) kullanıldığını biliyoruz. Sizce günümüzde bu kaynaktan yeterince yararlanılıyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Tüm Türk edebiyatına hâkim biri değilim, bu nedenle de bu soruyu tam olarak yanıtlayabileceğimi sanmıyorum. Genel olarak şunu söyleyebilirim; tüm hakların folklorunda olağanüstü unsurlar, olaylar ve varlıklar var; cinler, periler, cadılar, devler, ejderhalar, garip yaratıklar; geriye dönen ölüler, kutsal varlıklar, onlarla konuşma, ötedünya, cennet ve cehemmen tasavvurları vb. Bunlar ülkeden ülkeye, hatta bir ülke içinde yöreden yöreye değişiklik gösteriyor ama aslında ortak unsurlar ve hepimizin bir şekilde “bildiği” şeyler. Masallar, mitler de öyle. Psikanalizin “kolektif bilinçaltı” dediği şey... Halk kültüründeki bu tür unsurların edebiyatta kullanımını Y. Kemal’in masalsı, destansı yapıtlarında da görüyoruz, “köy romanları”nın yazıldığı dönemde de görüyoruz. Latife Tekin de halk kültüründeki “fantezi”nin edebiyatta kullanımına iyi bir örnek bence. Mitoloji, daha çok şiirimizde kullanılmış ama nedense daha çok Yunan mitolojisi. Türk mitolojisinin bu anlamda epey zengin olduğunu düşünüyorum. Tasavvuf edebiyatında da örnekler var ama örneğin bir Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’yi ve Amâk-ı Hayal’ini kaç kişi biliyor?..&lt;br /&gt;Ancak bir yazarın bu kaynaklardan yararlanmak ya da ille de Türk kaynaklarından yararlanmak gibi bir zorunluluğu olmamalı bence. Yazar, yapıtını en iyi nelerle oluşturabiliyorsa onu seçer, kaynağına bakmaz. İster Yunan mitolojisi, ister Türk mitolojisi ya da Kuzey mitolojisi... Ama bizim kaynaklarımızın bir tür küçümseme ile okunmaması, incelenmemesi ve kullanılmaması gibi bir yaklaşım doğru değil tabii ki.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3) Sizi korku temasına yönelten sebepler nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İlk sorunuza yanıtımda da belirttiğim gibi, beni bu türde yazmaya iten şey, tümüyle iç serüvenim; yaşamla, gerçeklikle ve kendimle kurduğum ilişki biçimi. Bu türde yazmaya, kendimi oluşturma sürecinde, yani bir tür ergenlik döneminde başladım. İnsan kendini oluştururken iki yol izler bence. Biri, en yakınından en uzaktakine doğru, içine doğduğu “dünyalar”ın ona yerleştirdiği örüntüleri kabullenip kendininkileri onların içine yerleştirmek, ikincisi ise bütün örüntüleri paramparça ederek, ayrıştırarak kendini oluşturmak. İkinci yolda, insan gerçekten korkutucu bir serüven yaşıyor. Çırılçıplak ve dilsiz kalıyorsun; kendine ait sandığın birçok şeyin aslında senin olmadığını ve çok derinlere kök saldığını görüyorsun; onları sökerken yaralanıyorsun; paramparça ederken dağılıyorsun; yolunu yitiriyorsun...&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra, insan bilincinin yapısına ilişkin bilgi ve tahminler, buna bağlı olarak gerçekliği sorgulama... Bütün bunlar “metafizik” gibi gelse de aslında son derece “maddi”. Sandığımızdan daha fazla “belirlenmiş” olduğumuzu ve bu “belirleyici güç”ün yapısını bilmediğimizi, bu nedenle de şu klasik “madde-ruh” ve “kaos-düzen” tartışmasının anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bilim “mikro”ya doğru gittikçe bu kanıtlanıyor sanki...&lt;br /&gt;“Makro”ya doğru gittikçe de evrende ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu görüyoruz. Evren için varoluşumuzun ya da yokoluşumuzun anlamı, bizim kendi türümüze verdiğimiz anlamdan çok farklı “doğal olarak”... En son halkada, bize bir “insan olma ideolojisi”nin “verildiğini” düşünüyorum. Düşünce düzleminde bu ideolojinin dışına çıkınca, bir başka gerçeklikle karşılaşıyorsunuz ve bu, hiç de insanın lehine değil... Bütün bunlar yeterince korkutucu değil mi?..&lt;br /&gt;Yanıtın başına dönersek, beni korku edebiyatına yönelten, bu tür bir iç serüven ve düşler. Düşler, bilincin, dolayısıyla da gerçekliğin başka bir boyutunda dolaşmanın en önemli araçları bence.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4) Bir korku metninin etkileyici olması için sizce hangi özellikleri taşıması gerekir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Her türden metnin etkileyici olması için, her şeyden önce “içtenlik” gerekir. Atmosfer yaratmanın, bu tür metinlerde daha önemli olduğunu düşünüyorum. Karmaşıklık açısından, asıl “mesele” ile dil arasında bir ters orantı olmalı. Yani asıl sorun karmaşıklaştıkça, daha yalın ve dolaysız bir dil gerekir. Okuru doğrudan o “atmosfere” sokan, akıcı ve duyguyu kesintiye uğratmayan bir dil gerekir, çünkü bu tür metinlerde, okurun anlatıcıyla ya da kahramanla özdeşleşmesi daha önemli; öyküde de romanda da. Klasik yapıda bir romanda, roman kişilerinden herhangi biriyle özdeşleşebilir okur. Bunu yazar da pek kontrol edemez. Klasik öykülerde okur, anlatıcı ile, anlatıcı-kahraman karşıtlığı söz konusu ise ya anlatıcıyla ya da kahramanla özdeşleşir. Gotik edebiyatta ise, ister roman olsun, ister öykü, yazar belli bir duygudurum yaratarak ve bu duygudurum aracılığıyla okuru kendisiyle aynı “düzey”e getirmeye çalışır. Bu nedenle de okuru bu duygudurumuna sokmak önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5) Biz toplum olarak nelerden korkuyoruz? Siz, bir yazar olarak bu korkulardan nasıl besleniyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu belirtmeliyim; bir yazar olarak toplumsal korkularımızdan beslenmiyorum. Beni ilgilendiren, daha çok varoluşsal düzeydeki korkular. Çünkü toplumsal korkuların çoğu, politik güçlerin körüklemesiyle ortaya çıkan yapay korkular. Bizim toplum olarak korkularımız da dönemsel olarak değişiklik gösteriyor. Örneğin bir dönem, “yabancı güçlerin” işgalinden korkarken, başka bir dönem “komünizm”den, başka bir dönem “anarşi”den, başka bir dönem “askeri darbe”den, başka bir dönem “koalisyonlardan”, başka bir dönem “şeriattan” korkmuşuz. Ayrıca, küresel düzeyde, toplumsal korkulardan çok daha önemli ve yaşamsal korkularımız “olması gerekir” diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;Bireysel düzlemde, hiçbir insanın muaf olmadığı tek bir korku vardır, o da ölüm, yani “yokoluş” korkusudur. Diğer tüm korkular ondan doğar, ondan beslenir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6) Korku teması, yalnızca popüler kültürün bir malzemesi olarak mı görülmeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Popüler kültürün malzemesi olmayı geçicilik ya da “edebiyat dışı” olma olarak düşünüyorsak, tabii ki hayır, çünkü korku insanın en temel duygularından biri. Bu anlamda da edebiyatın temel temalarından, hatta temel türlerinden biri olması çok normal. Kaldı ki korku öğesi, Türkiye’de popüler kültürün malzemesi olmuş mu, bu da tartışılır bir şey. Batı’da böyle bir şeyden söz edebiliriz ama Türkiye için böyle bir şey söz konusu değil.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-8190436994326281964?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/8190436994326281964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=8190436994326281964' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/8190436994326281964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/8190436994326281964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2008/04/gsteri-dergisinin-k-saysndaki-trk.html' title='Gösteri dergisinin, kış sayısındaki “TÜRK EDEBİYATINDA KORKU” adlı  soruşturmaya verdiğim yanıtlar:'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-3774558357369045384</id><published>2008-03-19T16:07:00.003+01:00</published><updated>2012-01-29T21:28:09.262+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEME'/><title type='text'>Morrison, Nietzsche, Rasık</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Birkaç gündür malum sebeple şiddet üzerine düşünüp duruyorum. Tatilde iken Ertuğrul Özkök’ün, başlığı dikkatimi çektiği için bir yazısını okudum. (Normalde köşe yazarı okumam; söz meclisten dışarı...) Yazının başlığı, “Jim Morrison’u Kim Öldürdü”. Özkök, yazıda, Morrison’un Nietzsche ve Beaudelarie’e (Paris Sıkıntısı’nı hâlâ okurum) olan hayranlığından, Nietzsche ile ortak noktaları olarak çocukluklarında gördükleri şiddet dolu bir “sahne”den söz ediyordu. “The Doors” filmini izleyenler bilir; orada Morrison’un, çocukluğunda Kızılderililerin içinde olduğu bir otobüsün kaza geçirmesi sonrasındaki görüntüleri, bir otomobilin arka penceresinden izlediği bir sahne vardır. Yola saçılmış ölü ve yaralı Kızılderililer. Bu görüntü ve Kızılderili imgesi Morrison’u yaşamı boyunca (28 yaşında aşırı dozdan ölmüştür) terk etmez. Nietzsche de yaralı bir atın kırbaçlanmasını görmüştür çocukluğunda filan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara bir öykü yazmaya çalışıyordum. O sıralar sürekli şiddet içeren düşler görüp duruyordum. Bir türlü toparlayamadım, dağınık notlar olarak duruyor. Başına şöyle bir not düşmüşüm:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dingin (sandığımız) yaşamlarımızın yanı başında gizli ya da apaçık akıp giden şiddet dolu bir dünya...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi biraz ironi... Morrison’u Morrison, Nietzshe’yi de Nietzsche yapan, çocukluklarındaki bu tür travmalar ise dünyada milyonlarca Morrison ve Nietzsche olması gerekmez miydi? Ya, diğer şeyler bir tarafa, kurban bayramlarında hemen hemen her çocuğun o bildik kanlı sahnelere tanık olduğu Türkiye’de durum nedir?.. Nerde bizim Nietzshe’lerimiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dağınık düşünceler arasında sevgili ablamın ve bir ara gittiğim psikiyatrın bana hayat dersi olarak söylediği şu sözleri de anımsadım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bütün sokak kedilerini kurtaramazsın!” (Bir arkadaşımla ilişkime ilişkin söylenmiştir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... ve psikiyatr hanımın sarf ettiği, benim de dayanamayıp bir öykümde kullandığım şu cümle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayat senin sandığın kadar zarif değil.” &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-3774558357369045384?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/3774558357369045384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=3774558357369045384' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/3774558357369045384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/3774558357369045384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2008/03/morrison-nietzsche-rask.html' title='Morrison, Nietzsche, Rasık'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-6687452404166743818</id><published>2007-09-19T16:00:00.001+02:00</published><updated>2008-05-08T15:38:17.481+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEME'/><title type='text'>BEŞ DUYUYLA HİSSEDİLEN TARİH</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yine, güne geç uyanış... Yatakta uzanırken simitçinin derinden gelen sesini duyuyorum... “Simitçiiiiiii”. Bu ışık, bu gölgeler, bu ılıklık... Beni hep çocukluğuma taşıyor... Erinç ve hüznü bir arada duyumsuyorum... Bir süre sonra yok olacaklarını bildiğim sesler, kokular, görüntüler... Birden bir kaygı kaplıyor içimi, “Bu, ya son simitçi ise...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar yıllar öncesine ait bir hissediş ve bir şiir geliyor aklıma. Bu kaygıyı hep duymuşum...&lt;br /&gt;“... Caddelere bakıp çığlıklar atar biri / Ezgiler yardım edin ona! / Onu sarmalayanları anımsatın bize / Ya da boşunalığını gösterin / Atın kent dışına! / ..... / Yoruyor gözlerimizi/ ...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine yıllar öncesine ait bir öykü... Beaudelaire’in bir dizesinden alınmış adla “Atmosferi Çalınmış Yıldızlar”. Bunu bu kadar iyi anlatabilecek başka bir tanımlama olabileceğini sanmıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün tetikleyicisi, bir sokağın köşesine kurulmuş, yapayalnız, kocaman ahşap bir köşktü... Evet, gerçekten de atmosferi olmayan bir yıldız gibi hüzünle parlıyordu... Ve acı veriyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin bireysel düzlemde beş duyuyla hissedilen bir şey olduğuna inanıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simitçinin giderek uzaklaşan sesini dinlerken, değişim gittikçe hızlanmakta, biz 20 yıl öncesinin seslerini, kokularını, renklerini sürekli kaybederken, bizden sonraki kuşak, ondan sonraki kuşak, sonraki kuşak... bunu kaç yıl içinde yaşayacak ve bu, bireysel düzlemde, kişinin benliğinde ve ruhunda nasıl yankı bulacak, diye düşünüyorum. Bir ses, bir koku ya da görüntü, belleklerinde netleşemeden kalacak, ardında bir leke bırakarak ya da yok olup gidecek, ardında bir kara delik bırakarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Belleğimin kara deliklerinde yok olan evrenlerim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık bir bellek, belirsiz lekelerden oluşan bir bellek ya da kara delikler açılmış bir bellek... Böyle yaşamanın nasıl olacağını hayal etmeye çalışıyorum... Gözlem, deneyim ve bilgi bundan nasıl etkilenir, daha doğrusu nasıl oluşur? Tarih yazımı nasıl olur? İleri kayıt teknolojileri işe yarar mı? Bellek, bireyin içinde; böyle bir bellekle tarih yazımı ve kayıt neye göre ve nasıl yapılır? Kişilik, benlik nasıl oluşur?.. İçine fırlatıldığımız yaşam içinde bir şeylere tutunarak benliğimizi oluşturuyoruz... “Referans noktaları” yoksa bunu nasıl yapacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an nedir?.. Görüntü (ışık), ses ve kokudan oluşan bir bileşim. Belleğin fotoğrafını çektiği birim (bkz. bir önceki yazı). Bu bileşimdeki herhangi bir şeyle karşılaşınca o an(lar)ın içine yuvarlanmamız bu yüzden... Bunlar bir anlamda belleğin tetikleyicileri.. Bellek de aralarındaki bağlantı elektriksel yolla kurulan bu “an”lardan oluşan bir “ağ”lar (bir alıntı değil anımsama: Iris Murdock) toplamı... Bu ağlar ise hem sınırları, hem de öğeleri açısından durağan değil devingen, yani amorf... Ağlar içinde de ağlar var, bir ağın içindeki öğe başka birinin de içinde olabiliyor vb. Matematikteki “kümeler” gibi.. Zihnin yapısı gibi... Dış dünyada bir öğe (görüntü, ses, koku, doku...) yok olup gidince, o var olduğu sürece onunla birlikte belleğe kaydedilen “an”ların yapısı ne oluyor? Belleğin tetikleyicileri yok olunca ne olur yani? İşte unutuş... Ona yapışmış tüm hatıraları kurtarmaksa... Nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat kurtarıcı olabilir mi?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de tersi var, yani yıldızı olmayan atmosferler... Başka bir seansın konusu olsun o da...&lt;br /&gt;Ilık yatağımda uzanmış simitçinin uzayıp giden bağırışını dinlerken, belleğimde birer birer “çakan” yıldızlara bakıyorum...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-6687452404166743818?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/6687452404166743818/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=6687452404166743818' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6687452404166743818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6687452404166743818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/09/be-duyuyla-hissedilen-tarih.html' title='BEŞ DUYUYLA HİSSEDİLEN TARİH'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-1777781335080981849</id><published>2007-08-17T16:22:00.000+02:00</published><updated>2007-11-28T16:40:05.391+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEME'/><title type='text'>BELLEKTEKİ BAZI FOTOĞRAFLARLA YAŞAMAK...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bellekteki &lt;strong&gt;bazı&lt;/strong&gt; fotoğraflarla yaşamak zor ya da bellekteki fotoğraflarla yaşamak &lt;strong&gt;bazen&lt;/strong&gt; zor... Bazen de insana fotoğrafın içine dalıp o anın içine yeniden girme ve aynı hazzı, erinci yaşama isteği yaratıyor. Belleğin çalışması tuhaf; her zaman tuhafıma gitmiştir ve anlamak istemişimdir tümüyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen acı, doruğa ulaştığı noktada bir şey yaratıyor; garip... Evet, bellek... Geri dönelim. Tuhaf, garip, anlaşılmaz; içinde işleyişini bilmediğin bir şeyi taşımak daha da tuhaf...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bellek aslında belki de (galiba) anların fotoğrafını çekiyor art arda; otomatiğe bağlanmış bir fotoğraf makinesi gibi. Hayır, kamera değil... O, sürekli akış halinde bir oluşumu, olduğu gibi, yani sürekli akış halinde kaydeder. Fotoğraf makinesi ise art arda anları kaydeder. Tabii bu “an”, bizim anladığımız ve anlayabileceğimiz bir birim değil asla... Onun kullandığı birim farklı. Onlar arasındaki boşluklar da bizim “unutma” dediğimiz şeye yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bellek bir kamera olsaydı, unutma diye bir şey olmazdı sanırım (öne sürüyorum). Öleyazarken “geri dönen” pek çok kişinin “hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti” demesinin nedeni de budur. Neden “film gibi” değil de “film şeridi” gibi... İşte bu yüzden; belleğin durmadan fotoğraf çekmesinden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; bellekteki bazı fotoğraflarla yaşamak zor. Bunlar, bize rağmen çekilmişlerdir ve uygun ortamda hemen bize gösterilirler... “Uygun ortam” ne ola ki? Bunu saptamak, bir “fani” için o kadar zor ki... Çünkü beyindeki “network”, bence tamamen fiziksel (elektriksel) bir yolla kuruluyor, bu yüzden de bağlantıları çözemiyoruz, anlayamıyoruz ve bu network, bizim için bir labirent haline geliyor. Ve hep şunu ya da benzeri soruları soruyoruz kendimize: “Şimdi bunu niye hatırladım ben; ne oldu da hatırladım”. Bu gibi sorular sormak anlamsız, çünkü yanıtları bilemeyiz. Neden? Çünkü bizim fark edemeyeceğimiz, bizim dışımızda gerçekleşen, bize bağlı olmayan, belirleyemediğiniz o kadar çok bağlantı vardır ki... O ağın içinde kendimizi kaybederiz. Bu bağlantıların tümünün farkına varamayız, bilemeyiz, çünkü bizim “an”larımızla belleğin kullandığı “anlar” farklıdır; birimleriniz farklıdır yani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bellek, o anı farklı parçalar, farklı öğelere böler; biz ise farklı öğeler, birimler kullanırız. Bu niye böyledir? Belki de “ilahi güç”ün bizi koruma isteğidir bu... (Buna sonra geleceğim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğe, birim niye farklı? (Buna da sonra değineceğim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlayamamamızın nedenlerinden biri de nicelikle ilgili, yani bağlantı sayısının çokluğundan. Sanırız ki bir koku ya da ışık, bizi o “an”ın içine sokuverdi ama o koku veya ışıkla belki yüzlerce kez karşılaşmışızdır ama bunların çok azında o anın içine yuvarlanıveririz. Peki niye? Çünkü farkında olmadığımız ya da bilmediğimiz başka “bağlantılar” da vardır.. O kokuyu, ışığı ya da sesi oluşturan gerçek parçaları bilebilir miyiz? Bildik diyelim; belleğin bunları hangi sırayla bir araya getirdiğini bilebilir miyiz? İşte budur neden. Belleğin oluşturduğu bileşimlerle bizim oluşturduğumuz bileşimler farklıdır. İyi de insan niye içinde kendisine yabancı, işleyişini bilmediği bir şey taşıyor ya da taşımak zorunda bırakılmış?&lt;br /&gt;Ya da içimizdeki bir şeyin işleyişini niye tam olarak bilemiyoruz? Bilsek ne olacaktır vb... Bu zekâyla mı ilgili, yoksa diyorum kısa bir an için, ama sonra yanıtlıyorum, öyle olsaydı bütün zeki insanların mutlu, gerzeklerinse mutsuz olması gerekirdi, oysa tam tersi değil mi?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bunun nedeni... “Neden” sözcüğü pek uymuyor ama... Biraz dağıldık galiba...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer belleğin çalışmasını tam olarak bilebilseydik, sürekli “kurgusal” bir dünyada yaşardık galiba. İnsan bu; niye mutsuz olsun ki; hep mutlu olacağı şeyleri bir araya getirmeye çalışır. Çok genel düzeyde tabii ki bunu yapabiliyoruz, yoksa kendimizi koruyamazdık. O kadarına “izin” var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yapamamamızın nedeni bellek, ancak belli fiziksel koşullarda o bağlantıları oluşturuyor, o “ağ”ı kuruyor. Bu koşullar ise “tek” ve “benzersiz” ve bireyin iradesi dışında... İşte bu yüzden tüm öğeleri ve bağlantıları, dolayısıyla tam “ağ”ı bilemiyoruz ve....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(gerisini okuyamıyorum)&lt;br /&gt;....................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berbat bir sıcak var ve ben bilgisayar başında, çıplak, omzuma ıslak bir tülbent (bunu yeni keşfettim) almış, çalışmaya çalışıyorum... Bu sıralar cin içiyorum. Malum, bira göbek yapıyor ve benim de biraz göbeğim oldu... Kendimden nefret ediyorum aynaya bakınca... “Ben bu hale gelecek miydim, rejim mejim, zayıflama meseleleri filan”... Anasını satayım... Oluyor işte... Neyse ben onu çıkarttığım gibi geri göndermesini de bilirim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıya baktım, bilgisayara geçirirken... “Buna sonra değineceğim dediğim yerlere özellikle.... Tabii ki değinmeyeceğim, bir daha zihnimi kurcalarsa tabii ki değinirim de... Çünkü bunlar “Tekrarı Olmayan Yazılar”.... Emprovize.... Hah!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve mümkün olduğunca geç gelmeye çalıştım, çünkü ev çok sıcak oluyor. Yarın bir vantilatör bakacağım. Aslında şu tavan pervaneleri her zaman çok hoşuma gitmiştir. Nostaljik nesneler benim için... Ama Migros’ta baktım, kenarları çok keskin, bi sakatlık olsa, kurtulsa filan yerinden, adamı öldürür... Yine de bir de yakındaki Migros’a bakacağım yarın, olmazsa ayaklı vantilatör...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ABD Başkanı Puşt’a bol bol küfrediyorum. Allah’a da sitemlerimi gönderiyorum. “Cezanı bu heriflere versene, bizim suçumuz ne, arada bizi koruyacak bir şeyler bulsana” falan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolmuşta giderken, bir altköprüden geçerken sanki bir alev çemberinden geçiyormuş gibi oldu. “Ulan” dedim, “50 yıl sonra ne olacak? İyi ki bir çocuk peyda etmemişim.” “Yazık.” Düşünmek bile istemiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bellek meselesine dönersek; ilk aklıma gelen soru şu oluyor: “Niye sınır var?” Neredeyse 25 yıl öncesinde aldığım kitaplar geliyor aklıma... ‘80 sonrası... Üniversiteye devam etmeme kararı verdiğim 1 yıl boyunca odama kapanıp okuduğum okuduğum... “Algılama, Duyma, Bilme”. Epistemolojiye merak sarmışım, oradan çıkan başka yollar... Nedenlerini açıklamak şimdi çok uzun sürer...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, niye sınır var? Kuantum, kaos, belirsizlik teorilerini bir tarafa bırak. Hep aynı yere çıkıyorsun... Klasik belirlenimcilik, bilinemezcilik ve kuantum teorisi arasındaki ilişki filan... Şimdi geç bunları da sınır niye var? İnsan bilincinde niye sınırlar var?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sonuçta beynin işleyişini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi düşünüyorum, dahası buna inanıyorum. Çünkü o bizim içimizde... Biz de onun “içinden” düşüyor ve “biliyoruz”. Bir şeyi kendi içinden ve onun sayesinde “düşünürken” çözebilir miyiz? Bence hayır... İşte Tanrı’nın bize cezası ya da bizi koruma biçimi...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-1777781335080981849?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/1777781335080981849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=1777781335080981849' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/1777781335080981849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/1777781335080981849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/08/bellekteki-baz-fotoraflarla-yaamak.html' title='BELLEKTEKİ BAZI FOTOĞRAFLARLA YAŞAMAK...'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-1753572614437750575</id><published>2007-06-05T15:27:00.006+02:00</published><updated>2009-10-20T13:52:39.838+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM'/><title type='text'>YAZILAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIfowdC2I/AAAAAAAAAD0/QobnLP35ias/s1600-h/Tempo1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076199438353763170" style="margin: 0px 10px 10px 0px; float: left;" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIfowdC2I/AAAAAAAAAD0/QobnLP35ias/s320/Tempo1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIfowdC3I/AAAAAAAAAD8/cVJ76wuPPPI/s1600-h/Tempo2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076199438353763186" style="margin: 0px 10px 10px 0px; float: left;" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIfowdC3I/AAAAAAAAAD8/cVJ76wuPPPI/s320/Tempo2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIf4wdC4I/AAAAAAAAAEE/_MixqB7aKAM/s1600-h/Radikal.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076199442648730498" style="margin: 0px 10px 10px 0px; float: left;" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIf4wdC4I/AAAAAAAAAEE/_MixqB7aKAM/s320/Radikal.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RlWaERT_eqI/AAAAAAAAADQ/YYzJzjPXmY0/s1600-h/Radikal.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RlWaEhT_erI/AAAAAAAAADY/RM2N20JXCnI/s1600-h/Tempo1.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RlWaEhT_esI/AAAAAAAAADg/Izg2yMdj-zs/s1600-h/Tempo2.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-1753572614437750575?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/1753572614437750575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=1753572614437750575' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/1753572614437750575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/1753572614437750575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/06/yazilar.html' title='YAZILAR'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/RnJIfowdC2I/AAAAAAAAAD0/QobnLP35ias/s72-c/Tempo1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-6058729349692754955</id><published>2007-06-05T13:47:00.001+02:00</published><updated>2011-10-17T14:55:55.018+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEME'/><title type='text'>KÖY</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;(Bu yazı, Teyzem öyküsünün yazılışından yıllar, en son gidişimden ise onyıllar sonra, tek başıma köye gittikten sonra yazıldı.)&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;TV’deki şu aptal gezi programlarından birinde (hani şu yöre halkıyla çeşitli sululuklar yaparak -ne pişiriyon, bu nasıl pişirilir, buna ne diyorsunuz türünden- konuşan bir “muhabir”, bir kameraman ve abuk subuk bir araçla yapılanlardan), ipek üzerine işlemeler yapan yaşlı bir kadın, muhabirin şapşal soru dizisiyle kendisinin bile farkına varmadan soruverdiği “Niye yapıyon ki bunları, yapmasan n’olur?” sorusuna karşılık olarak şöyle diyordu: “Yapmazsam, üzgün dururum.”&lt;br /&gt;Bu cümlenin hatırına, programı neredeyse sonuna kadar izlemiştim.&lt;br /&gt;Bir süredir ben de “üzgün duruyorum”. Çünkü, izin mizin derken işten ve iş rutininden bir süre çıkınca, içimdeki “yılan” yine kıpırdanmaya başladı.&lt;br /&gt;Gerçekten yazmam gerek, buna uzun süre katlanmak pek mümkün değil; acıya benzer bir şey bu... Bunun iş falan gibi şeylerle “bastırılması”nın ya da “üstünün örtülmesi”nin sonucu ne peki? Aslında biliyorum... Bu, yani yapmadan duramamak, bence psikolojide “dürtü kontrol bozukluğu” denilen şey... Yani sanat aslında bir dürtü kontrol bozukluğu...&lt;br /&gt;Neyse, bu kadar safsata yeter.&lt;br /&gt;İşte bu dürtüyle yerimden kalktım, televizyon masası olarak kullandığımız küçük siyah dolabın alt kapağını açtım; yazmaya başladığımdan beri bütün yazdıklarım orada duruyor. Evet, o aptal şiirlerden, kitaplardan derlenmiş teorik notlara kadar. Tabii bunlara bakmak ya da yeniden okumak için değil... Aradığım, yıllar önce, sanırım 16-17 yıl önce C.’nin günlüklerinden (onlarca defter, kargacık burgacık yazılar) toparlayarak bilinçakışı biçiminde yazdığım, daha doğrusu yazmaya çalıştığım ama bir türlü “bir şey” haline getiremediğim dağınık notlardı. Bir “kanal”, bir “biçim” canlanır gibi olmuştu kafamda.&lt;br /&gt;Bunu bir süre olgunlaştırmaya karar verdim ve sen önce şu köy maceranı bir yaz bakalım, dedim kendi kendime...&lt;br /&gt;“Düz bir pabuç giy, fazla açık saçık da giyinme” dedi annem, tam telefonu kapatırken. “Tamam tamam”, dedim. Telefonu kapattım. Yerimden kalkıp yatak odasına doğru yürürken, “Allah allah, sanki ben bunları düşünemem” diye söylendim.&lt;br /&gt;Gardırobu ve komodinleri saatlerce karıştırdıktan sonra, nihayet yolculukta ve köyde giyeceğim iki kıyafet ayarladım. Saat 14.30 gibi evden çıktım. 16.00’da kalkan otobüse bir bilet aldım. 15-20 dakika vardı, bir sigara yakıp son telefonlarımı ettim ve otobüse bindim.&lt;br /&gt;Yolculuk sırasında, yani hareket eden bir araç içinde, bir şehir hatları vapurunda bile, asla bir şey okuyamam, midem bulanır. Ben de yolculukları, bulunmaz düşünme seansları olarak düşünür ve öyle değerlendirmeye çalışırım hep... Belli bir şey mi düşünürüm? Yooo... Eğer o günlere ilişkin “güncel” bir sorun yoksa, kendimi düşüncelerimin akışına bırakırım daha çok.&lt;br /&gt;Otobüs hareket ettiğinde ne düşündüm hatırlamıyorum. Yol boyunca, köye ilişkin az sayıdaki anımı düşündüm. Şu bozkırın ortasından giden yolu merak ettim. En son, 15-16 yıl önce, köye değil ama bağlı olduğu, o kocaman ovaya yayılmış kente büyükbabamı ziyarete giderken, o beni zaman zaman “saran” (gerçekten doğru sözcük bu) melankoliyle seyretmiştim... O, acının arkasından kalan ya da önünde uzanan melankoliyi severim aslında, ondan hoşlanırım. Acının arkasından gelmişse, fiziksel bir ağrının ya da hastalığın hafiflemeye başladığı (ama henüz geçmediği) an hissedilen o garip keyfi andırır. Ama derin bir acının habercisi ise ya da derinleşip acıya dönüşecekse korkutur falan... filan...&lt;br /&gt;O zaman, o kocaman ovanın ortasında dümdüz uzanan yol boyunca Y.’yi düşünmüştüm. İntiharı, bana bir ihanetti. Bana söylemeliydi. Neyi? En son, kapıdan girer girmez dizlerime yatıp “Çok kötüyüm” demişti. Ben de yüzünü okşayıp “Doktorunu ara bence, eskiden içtiğin ilacı da kafana göre içip durma, doktorunla konuş” demiştim, hafif, azarlayıcı bir ses tonuyla. İşte o zaman bana, bize işaret vermişti aslında. Durumun o kadar vahim olduğunu nasıl düşünemedik?&lt;br /&gt;Köye en son o ve ağabeyiyle, tabii annem, ağabeyim ve ablamla gitmiştik. Anneleri yeni ölmüştü, çocuklar annelerini unutsunlar, oyalansınlar falan diye dayım ve annem bu geziyi ayarlamışlardı. O geziye ilişkin anılarım o kadar taze ki. Aradan 33 yıl, evet 33 yıl geçmesine karşın...&lt;br /&gt;İşte, Y’nin intiharından sonra büyükbabamı ziyarete giderken, yol boyunca onu düşünmüştüm. O garip melankolinin nedeni de buydu...&lt;br /&gt;Ben buralara niye geldim ki?..&lt;br /&gt;C.’ye seslendim, “Bana biraz rakı verir misin? Hani biraz speed olur da bir çırpıda yazarım.” İnce belli çay bardağında bana rakı getirdi. Yarısını içtim. “Suyu çok olabilir demiştim, bu domuz sıkısı olmuş yav” dedim.&lt;br /&gt;Yol, bana o kadar güzel görünüyordu ki, anlatamam. Anlatırım, anlattım da... Y’ye ve ağabeyi İ’ye ithaf ettiğim “Tek Kişilik Ölüm” öyküsünde bu yol da anlatılır ve ben bu öykümü çok severim...&lt;br /&gt;Rakı, hafiften etkisini göstermeye başladı.&lt;br /&gt;Ben uzun süre bu olaydan söz edemedim. Çünkü anlatamıyordum, ağlamaya başlıyordum.&lt;br /&gt;O yol, o yolu seyrederken hissettiğim güzellik duygusu, yazmamı, sonra da konuşabilmemi sağladı.&lt;br /&gt;O yoldan, tam geçilmesi gereken bir mevsimde geçiyorduk sanırım. Renkler olağanüstüydü... Yolun iki tarafından göz alabildiğince uzanan tarlalar olağanüstüydü... Dizboyu uzamış ekinlerin rüzgârda salınışları olağanüstüydü... Garip metaforlar uçuşuyordu beynimde...&lt;br /&gt;Otobüs ilerlerken, başımı yana doğru eğip yolu görmeye çalışıyordum. Şimdi ekinler biçilmişti, tarlalarda anızdan başka bir şey görünmüyordu. Yolun iki tarafından, sapsarı kalın birer bant uzanıyordu. Ekinlerle birlikte, onların arasında küçük adacıklar halinde salınan eflatun, sarı, mavi çiçekler de yok olmuştu...&lt;br /&gt;Üç buçuk saatlik bir yolculuğun sonunda o koca kente geldik. O gece teyzemde kaldım.&lt;br /&gt;Ertesi gün, amcam, beni köye en yakın kasabaya giden otobüslerin kalktığı “Eski Garaj”a götürdü. Tam bir kargaşa... Sıcak... Bisikletler, mobiletler, üç tekerlekli motosikletler, minibüsler, otobüsler, otomobiller... İnsan kendini Çin’de sanabilir!&lt;br /&gt;Kasaba otobüslerine ait gişeyi aradık bir süre. Diğer şirketlere ait bir gişedeki görevliye sorduk, bilmediğini söyledi. Bakındık, sonra dönüp dolaşıp, biraz önce sorduğumuz gişenin yanında olduğunu gördük bizim gişenin. Amcam bir küfür salladı. “Bu şehrin insanları kadar kaba insanlar görmedim hiçbir yerde” diye söylendi. Bileti aldık. Amcam, gişedeki görevliye köye nasıl gidileceğini sordu. Adam, kasabadan arabası olanlara taksi parası ödeyip gidebileceğimizi söyledi.&lt;br /&gt;Kasaba otobüsü, 13.00’te kalkıyordu. Saat 12 idi. “Gel seni şehir merkezine götüreyim, yakın” dedi amcam “Hani sormuştun ya”. Yürümeye başladık. “İşte şu bilmemne camii, tarihi camidir.” Bir an fotoğraf makineme uzandım fotoğraf çekeyim diye, sonra vazgeçtim. Sıcaktan bunalmıştım, başım dönüyordu. Üstelik cami bana hiç de güzel görünmemişti. Hiçbir özelliği yok gibiydi... “....... tarihine” dedim içimden.&lt;br /&gt;Amcam yürüyor da yürüyordu... Sonunda valilik binasının olduğu şehir merkezine geldik. “Bak şu altçarşı, sarraflar çarşısı.” “Hı hı” diye başımı sallıyordum. Sonunda, “Artık geri dönelim” dedim. Aynı yoldan geri döndük.&lt;br /&gt;Saat 13’te otobüsümüz kalktı. 70 km kadar sonra, ovanın bitiminde, dağ sırasını tırmanmaya başlamadan bir mola verdik. Yolun bundan sonraki kısmını çok merak ediyordum. Çünkü 33 yıl önce, o kasabaya kadar da araç yoktu. Köyün bağlı olduğu ilçeye (benim doğduğum yer) gidip oradan bir cip tutup öyle gidiyorduk. Yol da çok berbattı.&lt;br /&gt;İşte, arazinin yapısı ve bitkiörtüsü değişmeye başladı. Ovanın çevresinde tepeler belirmeye, boz tepelerde tek tük yeşillikler görünmeye başladı. Sonra giderek daha yüksek tepeler, daha çok ağaç... Yol, kıvrılmaya başladı. Tırmanıyoruz... Bir sağımızda, bir solumuzda derin uçurumlar... Keskin virajlar...&lt;br /&gt;Yaklaşık 2 saat sonra, doğduğum kasabaya (şimdi ilçe) geldik. Cama yapıştım. Her ayrıntıya dikkat ediyor, doğduğum evin hangisi olabileceğini kestirmeye çalışıyordum. Elimi de fotoğraf makinemden ayırmıyordum, bir şey görürsem kaçırmayayım diye. Sonra, bu kez ayrıntıları kafama kazımaya, fotoğrafını çekeceğim yerleri saptamaya ve filmde birkaç kare bırakarak dönüşte fotoğraf çekmeye karar verdim.&lt;br /&gt;Otobüs, kasabanın içinde biraz ilerledikten sonra hastanenin önünde durdu. Kapıdan, karnını tutarak yeni doğum yapmış bir kadın ile kucağında yeni doğmuş bebeği taşıyan başka bir kadın ve bir erkek çıktı. İçimden güldüm. “İşte bu benim.”&lt;br /&gt;İmgeler, yerini bulur...&lt;br /&gt;Bu sözü, çalıştığım haftalık dergideki, o meşhur baskı öncesi sabahlama günlerinden birinde, taksiyle İstanbul’un bir ucundan öbür ucuna giderken söylemiştim. Taksici, gideceğim semti bilmiyordu. Kentin o denizden uzak derinliklerindeki semtlerinden birinden deniz kıyısına indiğimizde “Abla, buraya ilk kez geliyorum” demişti. Sahil yolundan giderken, bir virajı döndüğümüzde, birden Ay’ı gördüm. Dolunaydı. O kadar somut ve o kadar yakındı ki. Sonra birden bulutların arasına girdi. Bulut kümesi, onu tam ortasından ikiye böldü. Günlerdir, “&lt;em&gt;Obscured by Clouds&lt;/em&gt;”u dinliyordum. İşte o an bu cümleyi fısıldadım kendi kendime. Gerçekten, imgeler yerini buluyor...&lt;br /&gt;Doğduğum kasabayı geride bırakarak yola devam ettik. Sonra, kayalar üzerine kurulmuş, adıyla müsemma kasabaya geldik. Biraz uzaklaşınca baktım. Kocaman bir kayanın üzerinde çok heybetli görünüyordu. Gotik öyküler geldi aklıma. Benim bu eğilimim de belki doğduğum an içime yerleş(tiril)mişti.&lt;br /&gt;Sonunda köyün bağlı olduğu kasabaya geldik. Otobüsten indim. Şoför, orda dikilen gençlerden birinden, beni köye götürmesini rica etti. Genç adam, yolun karşısında duran minibüse doğru ilerlemeye başladı, ben de peşinden gittim.&lt;br /&gt;Giderken, kime gittiğimi, kimlerden olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. 6-7 yıldır köyde değişiklikler olduğunu, evlerin onarılmaya başladığını, birkaç yıldır da yayla şenlikleri düzenlendiğini anlattı. “Biliyorum” dedim, “Hiç gelmedim ama biliyorum.”&lt;br /&gt;Köyün tabelasının olduğu yol ayrımına geldiğimizde “Telefon buradan çeker” dedi. Halama telefon ettim, kimse çıkmadı. “Dolaşıyordur” dedim, “Köye gidince bir daha ararım.”&lt;br /&gt;Uzaktan köy görününce, “İşte ..... Köyü” dedi. Heyecanlandım. Evlere baktım. İçimde garip bir burkulma oldu.&lt;br /&gt;Köye girince, bir binanın önünde durduk. Yaşlı bir adam, kesilmiş bir ağaç gövdesinin üstünde oturuyordu. Beni köye getiren adam, elini sıktı, beni gösterdi. Yaşlı adam, kime geldiğimi sordu. Halamın adını söyledim, sonra babamın adını söyledim. “Sen onun kızı mısın?” dedi gülümseyerek. Sonra, ilerdeki evin önünde oturan kadınlara doğru seslendi. Kadınlardan biri ayağa kalktı, o zaman fark ettim onu. “Hala” diye seslendim ona doğru yürürken. Sarıldık, öpüştük. Diğer iki kadın, yanlarında oturmaya çağırdı. Halam “Yok, eve gidelim” dedi. Eve doğru ilerlerken, çevreme bakınıp hatırlamaya çalıştım. Şuralarda bir yerde okul vardı galiba.&lt;br /&gt;Eve girdiğimizde hatırlar gibi oldum. Halam aç olup olmadığımı sordu. “Aç olmam gerek ama açlık hissetmiyorum, sen ne zaman yersen ben de o zaman yerim” dedim. Nasıl geldiğimi, annemin, babamın nasıl olduklarını sordu. Babam ve annem, en son 15 yıl önce, babaannem ölmeden kısa bir süre önce gelmişlerdi. Köyden döndükten sonra babam, bir daha asla gitmeyeceğini, orada kendisini ötedünyaya gitmiş gibi hissettiğini söylemişti. Tabii bunda, annesi ve bu halamla pek anlaşamamasının payı büyüktü.&lt;br /&gt;Ama ben hep oraya gitmek istedim. Bunun nedenini bilemiyorum. Gerçekten insanı doğduğu topraklara çeken bir şey varsa, o şey, annemde ve babamda niye yoktu? Bu isteğimi belirttiğim her seferinde annem ve babam, “Ne yapacaksın orda, pislik içinde, evler yıkılmış” diyorlardı. Üstelik benim orda bir “geçmişim” bile yoktu. Orda doğmamış ve orda hiç yaşamamıştım ki ben.. O kasabada doğmuştum, kısa bir süre sonra da başkente gitmiştik.&lt;br /&gt;Ne kadar düşünürse düşünsün, insan bazı şeyleri anlayamıyor. Sanırım, insanın geçmişe ilişkin tavrıyla ilgili bu. Kimileri bazı sayfaları yırtıp atıyor, kimileri ise sonsuza dek saklamak istiyor. Bilmiyorum...&lt;br /&gt;Halam, uzun zamandır babamı arayıp, ölmeden önce oradaki tarlalarımızın yerlerini göstermek istediğini söylüyordu. Babam da “Ben tarla marla istemem, ne yaparlarsa yapsınlar” diyordu, annem aracılığıyla. Anneme yakınıyordum durmadan, “Benim orasıyla ilgili hayallerim var, orası bizim toprağımız, niçin yok olup gitsin, ben orda bir ev yapacağım, belki de orda yaşarım; babam niye bizi hiç düşünmüyor.”&lt;br /&gt;En son, halam köyde tapu kadastro çalışması yapılacağını haber verip bari bu kez gelmemizi istediğinde babam yine aynı şeyleri söyleyince, halamı aradım ve “Ben geleceğim” dedim.&lt;br /&gt;İşte, halam bana “arazilerimizi” gösterecekti.&lt;br /&gt;Köyde, hiçbir yerde cep telefonları çalışmıyordu. Halam, bazı yerler tarif ediyordu köyün içinde; gidiyordum, oralarda da çalışmıyordu. Sonunda yakın köylerden birine giden yolu gösterdi, “Bu yoldan biraz yürü, şu beleni geçince çeker, orada da çekmiyorsa biraz daha yürü, bir çeşme var, oradan çeker.”&lt;br /&gt;Fotoğraf makinemi de alıp yürümeye başladım. Halamın tarif ettiği yerde denedim, çalışmıyordu. Biraz daha yürüdüm, çeşmenin yanına geldim; yine çalışmıyor. Epeyce yürümüştüm. Yürürken de çevreye bakınıp duruyordum. Hatırladığımdan da güzel bir doğası vardı köyün. Kızılçam, meşe ve makilerle kaplı sıradağlar, birbiri ardına uzayıp gidiyordu. “Ulan” dedim, “İnsanlar böyle bir yerde bir yeri olsun diye kıçlarını yırtıyor, bizimkilere bak, ama ben yapacağım bunu.”&lt;br /&gt;Sonunda, telefonun çalıştığı bir yer bulamayıp köye geri döndüm. Dönüşte, birkaç kare fotoğraf çektim. Eskiden bu yol yoktu ya da yalnızca bir patika vardı, hatırlamıyorum. Yoldan, köyün tümünün göründüğü noktadan da birkaç kare daha fotoğraf çektim.&lt;br /&gt;Eve geldiğimde, halam yemeği hazırlamıştı. Bir tencerede bulgur, patates ve biber dolmaları, hepsi bir arada. Köyde kimlerin olduğunu sordum. Halam tek tek saydı; tabii hiçbirini tanımıyordum. Saydım, 20 kişi var yoktu. “Eskiden geldiğimizde bu evde mi kalıyorduk” diye sordum. “Evet” dedi halam. Bir başka ev daha vardı sanki. Ha, o halamın eviydi, bu dedemin evi. Sonra halama, büyük büyük babalarıma ait sorular sordum.&lt;br /&gt;Halam “Yatalım istersen, yarın sıcak bastırmadan yaylaya götüreceğim seni, ertesi gün de Karacalar’a gideriz.” Aynı odada, karşılıklı yer yataklarına yattık. Uyumadan önce biraz daha konuştuk. Bir türlü uyuyamıyordum. Sanırım sabaha karşı birkaç saat ancak uyuyabildim.&lt;br /&gt;Saat 8’de halam seslendi. Kahvaltı yapıp yola çıktık. Giderken halam “Bugün hem yaylaya, hem de Karacalar’a gidelim” dedi, “Aradan çıksın ikisi de. Kalabilirsen, sonra da diğer yerlere gideriz.” “Olur” dedim. Yürümeye başladık. Köyün içinden geçerken evlere dikkatle baktım. Bir evin önünden geçerken “Şu asmalı ev, teyzenin evi” dedi halam. Evet, hatırlıyorum bu evi, tuvaletini bile hatırlıyorum.&lt;br /&gt;Köyden çıkıp patikaya girdik. “Çeşmeye gelince biraz dinleniriz, su içeriz, sonra devam ederiz, oradan sonra yol daha dik.”&lt;br /&gt;“Ne kadar sürer yol?” diye sordum halama. “1 saat falan” dedi. “Neee?”&lt;br /&gt;Yürüdük yürüdük. Güneş, bu saatte bile yakıyordu. Bense şapka almamıştım yanıma! Uykusuzdum ve sıcak beni kötü etkiliyordu. Bir süre sonra başım dönmeye başladı. “Hala” dedim, “Benim başım dönüyor.” “Biraz ilerde bir ardıç ağacı var, orda dinleniriz” dedi. Biraz ilerisi de bayağı ileriymiş! Oraya kadar zor dayandım. Ardıç ağacının altına gelince kendimi yere attım. Halam, “Tabii sen alışkın değilsin.” “Uykusuzum ve sıcak beni çok etkiliyor, ondan tansiyonum düştü herhalde.” Bir yandan da bu 77 yaşındaki kadına hayretle bakıyordum. O ise bana “Cesaretli ol, cesaretli ol” diyordu.&lt;br /&gt;Biraz dinlendikten sonra yine yola düştük. Sonunda, çeşmenin yanına geldik. Çeşmeden su akmıyordu. Uzaktan görünce, “Ee, su yok” dedim. Halam “İçinde vardır” dedi. Gerçekten çeşmenin yanına gelince, içinde su olduğunu gördüm. Torbamızdaki bardağı -halam ağırlık olmasın diye ve yolda nasıl olsa çeşmeler var diye su almamıştı yanımıza- çıkarıp su aldık; birkaç bardak su içtim, yere uzandım yine. Halam, bir ağaçtan bol yapraklı bir dal keserek bana getirdi, şemsiye gibi kullanmam için.&lt;br /&gt;Orda da biraz dinlendikten sonra tırmanmaya devam ettik. Dalı, güneşin geldiği tarafa tutarak korunmaya çalışıyordum.&lt;br /&gt;Sonunda, dağın zirvesine yaklaştık. Halam, ilerdeki, büyük dümdüz bir kayayı göstererek “Bu Gelin Taşı” dedi. “Eskiden eşkıyalar bir kadını kaçırmışlar, sonra bizim köye gelip bir evde yemişler içmişler. Evin sahibi kadın, diğer kadına ‘Ne bu halin’ diye sormuş. Kadın...”&lt;br /&gt;“... Sonra kadını öldürmüşler. Bizim köydekiler, kadının ölüsünü bulmuşlar, bu taşta yıkamışlar ve gömmüşler.”&lt;br /&gt;Acınacak durumdaydım, üstelik de utanç içindeydim. Yorgunluktan öykünün yarısını dinleyememiştim...&lt;br /&gt;Zirveye çıktığımızda, henüz yaylanın başlangıcına ulaşmıştık. Halam, ilerde bir yerleri gösterip “Şuralar, bizim işte” dedi, “Sen şu ağacın altında yat, istersen uyu, ben yeri ölçüp ayırayım, işaret koyayım.”&lt;br /&gt;Önce, çevredeki yüksek kayaların üzerlerine çıkıp telefonun çalışıp çalışmadığını denemek istiyordum. Neyse ki, vadinin başladığı yere yakın bir kayanın üzerinde çalıştı.&lt;br /&gt;Vadi, buradan çok güzel görünüyordu. Birkaç fotoğraf çektim. Sonra halamı, ordan oraya gidip elindeki iple ölçüm yaparken çektim. Sonra telefonlarımı edip ağacın altına uzandım; bir sigara bile içtim.&lt;br /&gt;Halam tahminimden de uzun bir süre uğraştı. Uzaktan seslendim, “Hala, yeter artık, güneşin altında bu kadar uğraşma, gel.” Bir süre daha uğraştıktan sonra geldi, sonra bana bundan sonraki yürüyüş güzergâhımızı anlattı. “Buradan, şu yamaçtan Karacalar’a ineceğiz, orda da işimizi bitirdikten sonra köye döneriz.”&lt;br /&gt;Halamın yamaç dediği yere gelince biraz afalladım. “Hala, buradan nasıl ineceğiz, çok dik.” Yani, ben inerdim de halamın inebileceğini pek aklım kesmemişti. “Ağır ağır, gölgelerde dinlenerek ineriz” İnmeye başladık. Halam, aralardaki ağaç dallarına tutunarak, arada dinlenerek iniyordu. Ya, bu kadın inanılmaz. Bir ara, “Ya bir şey olursa, halam düşer de bir yerini kırarsa, ben n’aparım? Telefon çalışmıyor, çevrede kimse yok, köye dönebilir miyim dönemem onu da bilmiyorum.” Aldı mı beni bir vicdan azabı ve korku. Dualar etmeye başladım...&lt;br /&gt;Yamacın sonuna geldiğimizde ineceğimiz yerin bir duvar gibi aşağıya doğru uzandığını, üstelik de kayaların parçalanıp ufalandığını gördüm. “İşte şimdi boku yedik.” Biraz bakınıp en uygun yeri bulmaya çalıştım. Bir yeri gözüme kestirdim. “Hala, önce ben ineyim, sonra sen in, ben seni inerken tutayım.” Zar zor, biraz sürünerek indim. Halam inerken, yamaca iyice yaslandım, onu tuttum ve “Bırak hala kendini” dedim.&lt;br /&gt;Neyse kazasız belasız, indik. Pınargözü’ne geldik. Bir şeyler yiyip dinlenip inmeye devam edeceğiz. Daha bitmedi...&lt;br /&gt;Burada doğal bir kaynak var ve köyün ekili alanları bu su ile sulanıyor. Kaynağın çıkışından başlayarak köye giden toprak yolun kenarında bir arık açılmış ve su, ekili alanlara ve köye kadar ulaştırılmıştı.&lt;br /&gt;Buranın da fotoğraflarını çektim. Sudan içtim, elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı ıslattım. Su buz gibi. Hatırlıyorum. Arıkta, çöpten kayıklarımızı yarıştırdığımızı da hatırlıyorum.&lt;br /&gt;Torbamızı açtık. Halamın yaptığı börekleri yedik. “Hala, biz buralarda bir mağaraya girmiştik, Akçalı Kız’ın Mağarası deniyordu. Nerde o mağara?” Kaynağın biraz yukarısını gösterdi.&lt;br /&gt;Kuzenlerim Y. ve İ., ben, ağabeyim, mağaraya girmiştik. Elimizde bir fenerle, iki büklüm eğilerek girdiğimizi hatırlıyorum. Zemin ıslak. Gidiyoruz gidiyoruz, kaynağın suyuna ulaşıyoruz. Taş atıyoruz, seslerini dinliyoruz. Ya, ayağımız kayıp düşsek?..&lt;br /&gt;Çevrede başka mağaralar da var.&lt;br /&gt;Aşağıya, Karacalar denilen yere de iniyoruz. Halam orda da ölçümlerini yapıyor. Bu kez ben de yardım ediyorum. Burası da dere yatağından 5-6 metre yükseklikte bir yer. Şu an dere kurumuş. Bu mevsimde kururmuş. Bu dereyi de hatırlıyorum. Çok oyunlar oynadık burada da ve heybetli bir ceviz ağacı var.&lt;br /&gt;Sonunda gezimizi bitirip eve döndük. Ertesi sabah 6’da, kasabadan bir araba gelip beni alacak ve kente giden otobüse yetiştirecekti. Halamla yine yan yana yataklara uzandık. Konuşa konuşa uyumuşuz. Sabah 6’da halam seslendi, araba gelmişti. Alelacele hazırlanıp koşturdum, ve halamla vedalaşıp arabaya bindim.&lt;br /&gt;Giderken yolu iyice belleğime kazımaya çalışıyordum. Beni kasabaya götüren adamcağız da sorular sorup duruyordu. Ben de kısa yanıtlarla geçiştiriyor, yolu seyretmeye devam ediyordum. Köyden itibaren hep annemi ve babamı düşündüm. Annem, bize köydeki yaşamlarına ilişkin pek çok şey anlatmıştı. Yalınayak çook yürüdüklerini (eh, savaş çocukları onlar), yolların o yıllardaki durumunu, araç olmadığı için köyden en yakın kasabaya (taşkasaba) nasıl yürüdüklerini... Bir kış günü, her yer karla kaplıyken, kasabadan köye gidişlerini...&lt;br /&gt;En yakın köye geldiklerinde hava kararmış. Tanıyanlar, “Burada kalın, yolu bulamazsınız” demesine karşın, babamın o ünlü inadı tutmuş ve yürümeye devam etmişler. Bir süre sonra, kar örttüğü için patikayı kaybetmişler, karın iyice doldurduğu yamaçlarda ilerlemeye başlamışlar. Kar göğüslerine kadar geliyormuş. Birbirlerini çıkararak bir süre daha ilerlemişler. Sonunda babam yine kara gömülünce “Hiçbir yere gitmiyorum, canavar gelsin yesin, önce başımı yer.” (Oralarda kurda “canavar” diyorlar.) Neyse, tabii ki ilerlemeye devam etmişler ve sonunda patikayı bulup sırılsıklam köye ulaşmışlar.&lt;br /&gt;Babam, ilginç bir adam. Onun yaşamına ilişkin şeyleri öyle parça parça ve öyle uzak zaman dilimlerinde öğreniyorum ki. Annem bir şeyler anlatmasa, onunla ilgili neredeyse hiçbir şey bilmeyeceğim. Onlara köy maceramı anlatırken, “Gelirken hep dağlara, yollara baktım; buralardan nasıl yürüdünüz diye” dedim. Babam, “Tatil dönüşü, sabah 3’te yola çıkardık” dedi. İçim yine ezildi. Evlendiklerinde babam 17, annem 15 yaşında imiş. Babam, evli ve 2 çocuklu iken liseyi ve üniversiteyi bitirmiş. Üçüncü çocuk (ben), üniversiteyi bitirdiği yıl doğmuşum. Sonra hep beraber askere...&lt;br /&gt;Babam... Daha okula gitmeyen bir çocukken, “bir sanat öğrensin” diye, annemin amcalarından birinin yanına, kunduracı çırağı olarak göndermişler. Annemin o amcasının “deli” olduğu söylenir hep. Bir gün ondan söz ederken babam “Deli ama benim hayatıma o yön verdi” dedi ve anlatmaya başladı. Bir-iki gün sonra, amca babamı izlemiş izlemiş ve “Sen” demiş, “bu işi yapamazsın, sen oku”. Babam, bunu anlatırken gözlerinin dolmasını gizlemeye çalışır hep. Babamın ne zaman gözlerinin dolacağını biliyorum artık. O 12 yaşındayken ölen babasından söz ederken, okula gidiş gelişlerini anlatırken, işiyle ilgili bazı şeylerden (bunları da hep yıllar sonra öğrendik) söz ederken; bir de bizim gözaltı maceramızdan söz ederken... Küçük bir not göndermişti bize “Üzülmeyin... Bugünler de geçer...”&lt;br /&gt;Yatılı okullar, evlilik, üç çocuk... Öğrenci iken, tıp fakültesine gidebilmek için (o yıllar ÖSS yok) annesinden tarlaları satmasını istemiş, satmamış... O da burslu olan Orman Fakültesi’ne gidebilmiş; doktor olmak isterken orman mühendisi olmuş. Sonraki yıllar da kiracılıktan kurtulup bir ev alabilmek için satmalarını istemiş. Yine satmamışlar. Sanırım 60 yaşına doğru bir ev sahibi olabildiler... Eh, bunlar da annesine karşı, içinde hep bir kırgınlık bırakmış. İşte, babamı köye gitmekten alıkoyan şeyler... “Hiçbir şey istemiyorum!”&lt;br /&gt;Bunları bize babam anlatmadı, annem anlattı...&lt;br /&gt;İşte, yolu izlerken hep onları düşündüm, “Nerden yürüdüler acaba, yollarını nasıl buldular?.. Kışın... Yazın...”&lt;br /&gt;Adam beni kasabaya bıraktığında saat 6’yı 10 geçiyordu. Otobüs 7’deydi. Kasabanın sokaklarında hiç kimse yoktu. Küçük benzin istasyonunun yanındaki yazıhaneye doğru gittim. Açılmamıştı daha. Pencerenin önündeki banka oturdum, bir sigara yaktım. Uzaktan bir sokak köpeği geçti.&lt;br /&gt;7’de otobüse bindim ve koca kente doğru yola çıktık.&lt;br /&gt;Taşların üstünde yükselen gotik kasabayı geçtik, doğduğum kasabaya yaklaşıyoruz. Ne yazık ki fotoğraf makinemde film kalmadı, doğduğum kasabanın fotoğrafını çekemeyeceğim. Artık bir dahaki sefere...&lt;br /&gt;Koca kente geldiğimizde yine aynı bunaltıyı hissettim. “Bu kent, insanı şizofren eder.”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;6 Eylül 2005&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-6058729349692754955?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/6058729349692754955/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=6058729349692754955' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6058729349692754955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6058729349692754955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/06/ky-deneme.html' title='KÖY'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-7380416468331053892</id><published>2007-06-05T13:46:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:42:01.288+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>TEYZEM</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Kuşkusuz, zaman herkes için aynı biçimde ve aynı hızda akıp gitmez. Bu, zamanın akışının düz bir çizgi izlememesinin bireysel düzlemdeki sonuçlarından yalnızca biridir. Yine bu nedenle kişilik de bir bütünlük taşımaz, çünkü bütünlük dediğimiz şey de görelidir ve bir başvuru noktası, sınırı yoktur. Bu iki etken, kişinin geçmişi(ni) duyumsama biçimini de etkiler.&lt;br /&gt;Zaman, geçmiş, bellek, kişilik vb konularda, değişik düzeylerde söylenecek çok şey var, ancak şimdi sırası değil.&lt;br /&gt;Bu düşüncelere nasıl ulaştım bilmiyorum. Şimdi sorular daha net, yalın ve anlaşılır, hatta esneklikten yoksun bile denilebilir. Artık her şeyi çift kutupluluk özelliği gösteren durumlara dönüştürüp yalınlaştırıyorum, sonra kutuplardan birini ele alıp onu da çift kutuplu hale getiriyorum ve bu böyle sürüp gidiyor. Böylece tüm etkenler göz önüne alınmış oluyor.&lt;br /&gt;Anlatacağım öykü de yaşantıdan düşünce düzeyine yansıyan böyle bir çift kutupluluğu anlatıyor.&lt;br /&gt;Bugüne dek birçok yerde yaşadım ve hiçbir yerde uzun süre kalmadım. Yani, anılarımın birçok mekânı var. Bana göre anımsamak, geçmişte bir anın içine yuvarlanmak, ölümden geriye bir bakış gibi. O loşluğun bizi götürdüğü yer ile şimdi arasında bir benzemezlik ve süreksizlik var. Bir zamanlar düşündüğüm gibi bellekte her şeyi yutan kara delikler yok ya da bu delikler önce her şeyi yutuyor, sonra da geri püskürtüyor.&lt;br /&gt;Sık sık geçmişi düşünüyordum ama bu bir zamanlar olduğu gibi hayatta olmadığım uzak bir zaman dilimine uzanmıyordu. O zamanlar bana anlaşılmaz duygular yaşatan, kuşatılmışlıklarıyla ve yalnızlıklarıyla acı veren on yedinci yüzyıldan kalma yapılara karşı belli belirsiz bir duyarsızlık kazanmıştım artık. Geçmişim bir sürü mekâna bölünmüştü ve ben bunları birleştirebilmenin peşindeydim. Bir bütün olarak karşımda durmalarını istiyordum. Bunu nasıl sağlayacağımı ise bilemiyordum. Yalnızca, içgüdüsel olarak, işe doğduğum köye giderek başlamam gerektiğini düşünüyordum.&lt;br /&gt;Köyde yaşlı bir teyzem yaşıyordu. Daha doğrusu köyde yaşayan üç beş kişiden biriydi. Orada doğmuştu ve doğduğu günden beri de hiç ayrılmamıştı.&lt;br /&gt;Anlatılanlara bakılırsa, köy unutulmuş bir yerdi artık. Bağlar kurumuş, ekilmeyen tarlalar bozulmuş, meyve ve sebze bahçeleri harap olmuştu; her yer pislik içindeydi. Yani, sürünün tozu dumana katarak döndüğü, kendine özgü garip bir müziği, kokusu ve ışığı olan akşamüstleri, gün daha aydınlanmadan hareketlenen insanlarıyla serin sabahlar, meydanın ve sokakların boşaldığı sıcak öğleler, kandil ışığında geçen geceler olmayacaktı bir daha.&lt;br /&gt;Başkentten bir otomobil kiralayarak, üç-dört saat uzaklıktaki, köyün bağlı olduğu kente geldim. Burada bir gece kalmak istiyordum. Tarihi kalıntıların çokça bulunduğu eski semtlerden birindeki bir otele yerleştim. Otel binası, bir zamanlar bu topraklarda hüküm sürmüş bir imparatorluktan izler taşıyan, tarihi bir binaydı. Eskiden bir kervansaray olmalıydı. İçi, günün ihtiyaçlarına göre restore edilmiş ve çağdaş bir görünüme kavuşturulmuştu. Kaldığım oda, kentin kurulmuş olduğu ve yüzyıllar önce sularla kaplı olduğu söylenen kocaman ovaya bakıyordu.&lt;br /&gt;Sabah erkenden köye doğru yola çıktım. Kent dışında, güneye giden karayoluna girdim. Yol, kasabaya kadar asfalt kaplıydı ve kasabaya yaklaştıkça, kıyı boyunca uzanan sıradağlardan geçerek güney sahillerine kadar gidiyordu. Köy de o sıradağların üzerinde kurulu ve denize yüz elli kilometre uzaklıkta bir dağ köyüydü.&lt;br /&gt;Kasabanın tozlu sokaklarından geçip köy yoluna saptım. Buradan itibaren stabilize yol başlıyordu. Eski köy yolunu anımsadım. Kasabadan kiraladığımız ciplerle giderken içimiz dışımıza çıkardı ve bir saatlik yolu üç saatte kat ederdik. Otuz beş yıl içinde toprak köy yolu stabilize yola terfi etmişti anlaşılan.&lt;br /&gt;Köye iyice yaklaşmıştım. Tozlu, dar sokaklarda, toprak damlı evlerin önlerinde hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Otomobili köy meydanındaki, eskiden köy odası olarak kullanılan binanın önüne park ettim. Binanın tozlu camlarından içeriye baktım; kimse yoktu. Meydanı geçerek karşı tepedeki teyzemin evine doğru ilerlemeye başladım.&lt;br /&gt;Ev, alçak bir tepenin üzerinden meydana bakıyordu. Uzaktan pencerelere baktım. Hiçbir hareket yoktu. Meydandaki çeşmenin yanından geçerek tepeye tırmandım. Evin önüne geldiğimde kapının kapalı olduğunu gördüm. Oysa eskiden tüm evlerin kapıları sabahtan akşama kadar açık olurdu. Kapıyı çaldım. Bir süre sonra, teyzemin ayaklarını sürükleyerek kapıya doğru yaklaştığını işittim. Kapıyı açtı, bir süre anlamsız gözlerle yüzüme baktı.&lt;br /&gt;“Teyze benim. Tanımadın mı?” dedim. Bir çığlık atarak boynuma sarıldı.&lt;br /&gt;“Neden geleceğini haber vermedin?”&lt;br /&gt;“Bilmem” dedim, “ani verilmiş bir karar.”&lt;br /&gt;“Gel, gel içeri.”&lt;br /&gt;İçeri girince yüzüme çarpan havadaki kokuyu hemen tanıdım. Hayatı geçip meydana bakan odaya girdik. Oda yine çepeçevre sedirlerle kaplıydı. Pencerenin önüne oturdum. O da yanıma oturdu ve dikkatle beni incelemeye başladı.&lt;br /&gt;“Sen ve kardeşlerin neden hiç gelmiyorsunuz?” diye sordu.&lt;br /&gt;“Bilmiyorum” dedim. “İşte ben geldim”.&lt;br /&gt;“Çok uzun zaman oldu” dedi. Bir süre sustuk. Bana bakıyordu.&lt;br /&gt;Köyde kimsenin olup olmadığını sordum. Hepsi de seksenine merdiven dayamış az sayıda kişinin yaşadığını, cenaze yemekleri dışında onların yakınlarının da köye pek gelmediğini, bir anlamda tümünün ölüme terk edilmiş olduklarını söyledi. O da yılın büyük bir bölümünü çocuklarının yanında geçiriyor, ilkbahara doğru köye dönüyordu.&lt;br /&gt;Yüklükten iki şilte çıkarıp yan yana yere yayar yaymaz duvarın yanındakine uzanarak “Ben burada yatacağım” dedim şımarık bir çocuk edasıyla. Teyzem de ışıkları söndürerek yanımdaki yatağa uzandı. Derin bir nefes aldı. Bir şey söyleyecek sandım ama hemen uyudu. O, doğduğu topraklardan hiç ayrılmamıştı. Bu nasıl bir şeydi acaba?&lt;br /&gt;Sabah uyandığımda yatağında olmadığını fark ettim. Yerimden kalkıp evde dolaşmaya başladım. Mutfaktaydı. Masaya oturmuş pencereden dışarıya bakıyordu. Mırıltıyla “Tüm geçmişin her an gözlerinin önünde olması da korkunç bir şey” dedi. Karşısındaki sandalyeye oturarak “Ama ben sanıyordum ki” diye konuşmaya başlamıştım ki sözümü kesti ve “Biliyorum, bunun peşindesin....” diye konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;Saatlerce konuştu. O konuştukça şaşkınlığım daha da artıyordu. Eğitmen olan büyükbabamın verdiği üç yıllık eğitimden başka eğitim görmemiş olan bu kadın ne çok şey biliyordu ve ona henüz kendim hakkında çok az şey anlatmış olmama karşın gerçekten ne istediğimi hemen nasıl anlamıştı? Bana insanın bu çağda asla bir anayurdu olamayacağını, varsa da bunun kutsal çocukluktan başka bir şey olmadığını, benim de bu nedenle orada olduğumu kendi dilince anlattı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-7380416468331053892?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/7380416468331053892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=7380416468331053892' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/7380416468331053892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/7380416468331053892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/06/teyzem.html' title='TEYZEM'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-1627889787857910073</id><published>2007-05-21T10:39:00.001+02:00</published><updated>2007-06-05T15:42:30.841+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>UĞULTU</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sanırım buralarda bir yerde doğdum ben. Annem ve babamın bu kulübeye ne zaman yerleştiklerini bilmiyorum, kulübeyi kimin yaptığını da... Belki o yaptı. Annem ve babam yapmış olamaz. Belki de hazır bulduk onu. Bu, sırtını yüksekçe bir toprak yığınına dayamış, yanlardan üst üste konmuş üç-beş taşla desteklenmiş, üstü oradan buradan toplanmış muşamba parçalarıyla örtülmüş, yalnızca soğuktan ve yağıştan korunmaya yarayan ve uyumak dışında pek kullanılmayan şeye “kulübe” demeyi tercih ediyorum ama “barınak” sözcüğü ona daha uygun düşerdi.&lt;br /&gt;Hepimiz bu küçücük kulübeye sığışmaya çalışır, neredeyse üst üste yatarak uyurduk. Babam iriyarı bir erkekti, annem ise bir ceylana benzerdi. Hele o hafifçe çekik, iri siyah gözleri... Kardeşlerimle birlikte kulübemizin önünde uzanan kırlarda neşeyle koşturduğum o günleri şimdi hatırlıyorum da... Hayatın hep öyle süreceğini, o bedenlerden yayılan sıcaklığın beni hep ısıtacağını sanmıştım ama öyle değilmiş.&lt;br /&gt;Önce, kardeşlerimden ikisi, havaların yavaş yavaş soğumaya başladığı günlerde nedenini bilmediğim bir hastalıktan öldü. Daha doğrusu onların ölmüş olduklarını şimdi şimdi anlıyorum. O zaman birdenbire ortadan kaybolmalarına bir anlam verememiştim. Öyle küçüktüm ki...&lt;br /&gt;Sonra, annemle babamın, bizi kulübede yalnız bırakarak çıktıkları gezilerin sayısı giderek arttı. Ben de iki kardeşimle birlikte, günün büyük bir bölümünü kulübemizin yakınındaki çöplükte oynayarak geçiriyordum. Çöplük, oyun alanımız olduğu kadar, zaman zaman yiyecek bir şeyler de bulduğumuz, sürprizlerle dolu büyük bir dünyaydı bizim için. Orada saatlerce kalıyorduk. Akşama doğru da annemle babam yorgun argın dönüyorlardı.&lt;br /&gt;Evet, annemle babam, artık sık sık, kardeşlerimle beni kulübede bırakarak uzun süren gezilere çıkmaya başlamışlardı. Önceleri, henüz yalnız yaşayamayacak kadar küçük olduğumuzu düşünerek onlara içerliyordum ama sonra bunun -yani çok genç bir yaşta yalnız yaşamaya başlamanın- soyumuzdan gelen bir özellik ve gereklilik olduğunu kavradım. Dediğim gibi, o günler de uzun sürmedi. Bir gün kardeşlerimden biri kayboldu. Bir daha da onu görmedik. Felaketler bununla da kalmadı ama önce onu anlatmak istiyorum.&lt;br /&gt;O hep vardı benim yaşamımda. Çok küçükken, kulübemize geldiğini ve bizimle ilgilendiğini anımsıyorum. Bize benzemiyordu. Her şeyiyle kendine özgüydü. Davranışları önceleri bana biraz tuhaf görünmüştü ama sonra alıştım. O da öyle işte, diye düşündüm. Anlayamazdım ki, o başka bir dünyaya aitti.&lt;br /&gt;Bize her gün yiyecek bir şeyler getirirdi. Acıma duygusu gelişkin biriydi belki de sadece. Ayak seslerini çok uzaktan işitirdim. Kardeşlerimle birlikte, onun, bize yasaklanmış olan bölgeden çıkıp kulübeye kadar uzanan patikaya girmesini, bize biraz daha yaklaşmasını bekler, sonra da güle oynaya onu karşılamaya giderdik. Bir gün bile elinin boş geldiğini anımsamıyorum. Her geldiğinde kulübeyi dikkatle gözden geçirir, orasını burasını onarmaya çalışırdı. Sonra annem, babam ve o, bizi kulübede bırakarak bir-iki saat ortadan kaybolurlardı. Hâlâ merak ederim, ne yaparlardı ve ne konuşurlardı bu bir-iki saat boyunca diye. Şimdi bana anlattıklarına benzer şeyler mi anlatıyordu onlara da? Belki de bizim yaptığımız gibi, çoğu zaman hiç konuşmadan sadece kırlarda dolaşıyorlardı. Dedim ya, davranışları biraz tuhaftı. Bu tuhaflık, dönüş zamanına yakın daha da belirginleşiyordu. Birden tedirginleşir, hüzünlenir ve ayağa kalkardı. Tabii biz de onunla birlikte ayaklanırdık. O, eliyle ondan hiç beklemediğim sertlikte bir&lt;br /&gt;hareket yapıp, hepimizi yerimizde kalmamız için uyarırdı ve bunu sanki kızgınlıkla yapardı. Biz yine de patikanın yarısına kadar onunla birlikte gider, başını çevirip kızgın gözlerle bize bir kez daha bakmasını bekler, sonra da geri dönerdik. O zamanlar annem ve babam da patikanın sonuna kadar gitmemize izin vermezlerdi ama o, onların da kendisini uğurlamalarına izin vermiyordu.&lt;br /&gt;Bir gün annem ve babam, onu gizlice takip ettiklerini ve evini öğrendiklerini ağızlarından kaçırdılar ama hiçbir şey anlatmadılar.&lt;br /&gt;Dediğim gibi, felaketler üst üste geldi. Sonunda yapayalnız kaldım. Annem, babam ve iki kardeşim, bir gün ortadan kayboluverdiler. Birlikte mi terk ettiler beni, yoksa hepsi ayrı bir yere mi gitti, bilmiyorum. Artık merak da etmiyorum. O, belki de bana acıdığı için, annem, babam ve kardeşim gittikten sonra her gün gelmeye başladı.&lt;br /&gt;O yıl havalar erken soğumuştu, karakış kapıdaydı. Bazen yağmur suları içeri giriyordu ve kulübe beni soğuktan korumaya yetmiyordu. O, her geldiğinde yine eli kolu dolu geliyordu ve büyük bir dikkatle kulübeyi onarmaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;Gelişini her gün dört gözle bekliyordum. Günbatımına bir saat kala geliyor, güneş battıktan kısa bir süre sonra da hava kararmadan gidiyordu. Ayak seslerini işitince, eski alışkanlıkla onu karşılamaya çıkıyordum. Kulübenin önüne kadar birlikte geliyorduk, o getirdiği yiyecekleri bana ikram ediyordu, sonra da yürüyüşe çıkıyorduk.&lt;br /&gt;İlk günler yiyeceklere hemen saldırıyordum. Sonra bu davranışın nezaketsiz kaçacağını düşünerek, biraz da onun her gün geleceğinden emin olduğum için, öyle davranmayı bıraktım ve yemek yemeyi onun gidişinden sonraya erteledim.&lt;br /&gt;Birlikte uzun yürüyüşlere çıkıyorduk. Yakın çevreyi onunla yaptığımız yürüyüşlerde tanıdım. Bana kalsa kulübemden dışarı bile çıkmazdım. Bütün gün yatar, açlık dayanılmaz hale gelip de midem kazınmaya, başım ağırlaşmaya ve gözlerimin önünde bir şeyler uçuşmaya başladığında yerimden kalkardım ancak. Açlığın gelişimini çok iyi biliyordum artık. Son yemekten yedi-sekiz saat sonra mide kazınmaya başlar; o zaman hemen yatıp uyumak gerekir. Birkaç saatlik bir uykudan sonra midedeki kazınmadan eser kalmaz ama yavaş yavaş başka belirtiler ortaya çıkmaya başlar. Uyku gelir, baş ağırlaşır; yerinizden bile kalkamazsınız. Sonra biraz daha uyursunuz. Uyandığınızda başınız iki kat daha ağırlaşmıştır, gözlerinizin önündeyse bir şeyler uçuşmaktadır. Artık, bedeninizi tüketmeye başlarsınız ve bu hissedilir bir şeydir. Bunu, böyle uyuyup uyuyup uyanarak birkaç gün sürdürebilirsiniz ama sonrası ölüme yumuşak ve uzun bir geçiş sürecidir.&lt;br /&gt;Kulübenin çevresi kırlık bir alandı. Birlikte iki yüz-üç yüz metre ilerideki tepeye bir yamacından tırmanır, tel örgülerle ayrılmış bir arazinin yakınından geçerek bir süre aşağıdaki uğultular saçan bölgeye bakardık, sonra da tepenin öbür yamacından tekrar aşağıya inerdik.&lt;br /&gt;Bir gün tel örgüyü geçerek, benim tek başıma gitmeye asla cesaret edemeyeceğim bir uzaklıktaki diğer tepeye tırmandık. Tepenin öbür tarafı, göz alabildiğine uzanan, kocaman bir çayırlıktı. Tepede bir süre oturduktan sonra da aynı yoldan geri döndük.&lt;br /&gt;Bazen geri dönmemiz gerektiğini ben hatırlatırdım ona. Çünkü bazen kendisini öylesine kaptırırdı ki onun hiç durmadan sonsuza kadar yürümeye devam edeceğini sanırdım.&lt;br /&gt;İlk günler, yani yalnız kalışımdan sonraki günler, fazla konuşmazdı. Sonra sonra benimle konuşmaya başladı. O gün, bana her zamankinden farklı davrandığını fark etmiştim. Sevgiyle davranıyordu. Evet evet, sevgiyle... Tepeye çıktığımızda başımı şefkatle okşayarak konuşmaya başladı. Onu dikkatle dinledim ama söylediklerinin çoğunu anlamadım. Onun sözcükleri, kendi dünyasına aitti, benim dünyama değil ama buna rağmen, onun benim dostum olduğunu hissedebiliyordum. Onun annem, babam ve kardeşlerimle ilgili benim bilmediğim gerçeği bildiğine de emindim. Neyse bırakalım bunları. Onları düşünmek, sıcaklıklarını, kokularını anımsamak beni üzüyor. O benim gibi değildi, ben de onun gibi değildim. Bu, benim ona ve kendime ait bildiğim tek şey.&lt;br /&gt;Bazen onun deli olduğunu düşünürdüm. Yani, daha çok geri dönmesi gerektiğini düşündüğü ve bunu garip bir biçimde ifade ettiği zamanlar. Benim onu uğurlamamı hâlâ istemiyordu. Bense, bunu onca zamandır süren dostluğumuza bir ihanet olarak algılıyordum ama o, ait olduğunu düşündüğü dünyaya tek bir adım bile atmama izin vermiyordu. İnadımın tuttuğu bir gün, bu tutumunu beni elinde taşla kovalamaya kadar götürdü. O gün yanında bazı günler birlikte geldiği kadın da vardı. Bana getirdiği yiyecekleri verdikten sonra üçümüz birlikte yürüyüşe çıkmıştık. Bense, bir kadının yanında olmasının, onu yaşamına kimseyi sokmama konusundaki katı tutumundan vazgeçireceğini düşünerek ısrarlı davrandım ama o beni kadının yanında taşla kovalamaya başladı, hatta bir de azarladı. Kadının bir daha gelmeyeceğine eminim. Ben küskün küskün kulübeye dönünce de peşimden gelip bana tatlılıkla baktı. Sanki, biraz önceki o değildi. Aklından zoru olduğuna emindim ama o bakışlar, beni taşla kovalarken içimde ona karşı uyanan güvensizliği silip atmıştı. Bir an, onun buraya bir daha hiç gelmeyeceğini düşünmüştüm. Kuşkusuz o bir deliydi ama yine de benim dostumdu.&lt;br /&gt;Ertesi gün yine geldi. Sevinçten deliye döndüm. Her şey eskisi gibi devam edecekti demek. Ayak seslerini işitince patikaya çıkarak onu karşıladım. Yalnız gelmişti. Kulübenin önüne gelince bana getirdiği yiyecekleri verdi. Hemen yemedim. Sonra her zamanki gibi yürüyüşe çıktık.&lt;br /&gt;Tepeye çıktığımızda yine bir şeyler anlatmaya başladı. Onun benimle konuşmasına bayılıyordum. Sözlerinin çoğunu anlamamama karşın yine de hüzünlendim. Güneş batmıştı ve onun dönüş saati gelmişti. Ayağa kalktı. Ben de hiçbir şey söylemeden onu izledim. Ayrılırken başımı okşadı. Bunu alışkanlık haline getirmişti artık. Gitmesini hiç istemiyordum, yine aynı davranışla karşılaşacağımı bildiğim için onu uğurlamak da istemiyordum. O gidince kendimi çok yalnız ve mutsuz hissediyordum ama onun isteklerine de saygı göstermeliydim. Zaten ben de girmemi istemediği o dünyaya ait değildim.&lt;br /&gt;O gittikten sonra uyuyordum. Yani onun olmadığı zamanları uyuyarak geçiriyordum. Eskiden, yani onu tanımadığım zamanlarda olduğu gibi, zamanımın çoğunu çöplüklerde yiyecek arayarak ya da sokakta gördüğüm ve gözüme kestirdiğim beyefendilerle hanımefendilere yaltaklanarak geçirmiyordum artık.&lt;br /&gt;Ertesi gün tepede bir süre sessiz sessiz oturduk. Gözlerini ileriye, çayırlığın ötesindeki göle çevirdi. Böyle yaptığı zaman, konuşmaya başlayacak demekti. Her gün, konuşmaya bir önceki gün bıraktığı yerden başlıyordu sanki.&lt;br /&gt;Bana bir şeyler mi anlatmak istiyordu? Tüm konuşması boyunca, gözlerini, konuşmaya başlamadan önce diktiği noktadan ayırmazdı ve bana ne bakardı ne de soru sorardı. Onun benim dışımda yaşadığı hayatı iyice merak etmeye başlamıştım. Bir gün, ona saygısızlık edeceğimi bile bile onu takip etmeye karar verdim.&lt;br /&gt;O gün her zamanki gibi geçti. O giderken yerimden bile kıpırdamadım. Patikaya ulaştığını düşündüğüm bir anda kulübeden çıkarak arka taraftaki küçük tepeye tırmandım ve sürüne sürüne onu izlemeye başladım. Patikanın sonuna geldiğinde dönüp arkasına baktı. Hemen bir çalının arkasına gizlendim. Geceleri kulübeme kadar ulaşan uğultu iyice artmıştı ve ben ilk kez, çocukluğumda bana yasaklanmış olan, onun da girmeme izin vermediği bölgeye geçmek üzereydim. Zemin toprak değildi ve etraf tertemizdi. Oraya adımımı attığımda, o güne dek tanımadığım bir duygu sardı içimi. Kalbim küt küt atıyordu. Onu gözden kaybetmek üzereydim ki hızla ileri atıldım. Aynı anda da sert ve ağır bir cismin büyük bir güçle bedenime çarptığını hissettim. Havada şöyle bir dönüp yere düştüğümü hatırlıyorum.&lt;br /&gt;Ayıldığımda hâlâ yerdeydim ve öylece yatıyordum. Yerimden kalkmaya çalıştığımda bacağımdan yaralanmış olduğumu fark ettim. Çevreme bakındım; kimse yoktu. Bağırmaya başladım. Nafile! Başımın çaresine bakmalıydım.&lt;br /&gt;Yerimden zar zor kalkabildim. Canım çok yanıyordu ve zorlukla yürüyebiliyordum. Her adım atışımda, bacağımdan kopan acı ta beynime kadar yükseliyordu. Topallaya topallaya kulübeye kadar geldim ve kendimi yere attım. Uzun bir süre uyuyamadım. Sonunda acı biraz hafifleyince bayılır gibi uyumuşum.&lt;br /&gt;Sabah onun sesiyle uyandım. Ayağa kalkmaya çalıştım ama beceremedim; yerimden şöyle bir doğrulup yine olduğum yere düşüverdim. Bacağımı inceliyordu, sonra yerinden hızla kalktı ve bir süre ortadan kayboldu. Geldiğinde elinde birtakım küçük şişeler vardı. Sonra yaramı temizlemeye başladı, ilaçlar sürdü ve temiz bir bezle iyice sardı.&lt;br /&gt;Kısa zamanda iyileştim. Tabii yine onun sayesinde. Bazı günler hem öğlen hem de akşamüzeri geliyordu. Bir hafta içinde ayağa kalkabilmeye ve yavaş yavaş da olsa yürümeye başladım. Geldiğinde hemen bacağımdaki eski sargıyı açıyor, yarayı temizleyip pansuman yaptıktan sonra da temiz bir bezle yeniden sarıyordu.&lt;br /&gt;İkinci haftanın sonunda yine eskisi gibi yürüyüşlere çıkmaya başlamıştık. Her şey eskisi gibi devam ediyordu ama içimde nedenini bilmediğim bir sıkıntı vardı. Neden, diye soruyordum kendime, neden; içimdeki bu kıstırılmışlık ve yalnızlık duygusunun ve alıp başını gitme isteğinin nedeni ne? İçimden bir şeyler yükseliyordu ve bu şey adeta bedenimi de harekete geçirmeye çalışıyordu. Dalıp dalıp gidiyordum uzaklara. Düşlerimdeyse belirsiz şekiller ve karaltılar görüyordum: Kalabalıktılar, yürüyorlardı, harabelerde, surlarda, çöplüklerde geziniyorlardı, uyuyorlardı, yemek yiyorlardı ve gecenin içinde kulaklarının dikmiş ne olduğu belirsiz bir şeyi bekliyorlardı. Sonra birden bir arbede çıkıyor, bu belirsiz şekiller ve karaltılar oradan oraya koşuşturmaya başlıyorlardı. Sonra da her şey sessizliğe gömülüyordu ve ben bu sessizlikte, karanlığa rağmen, duvar diplerinden bakan yüzlerce göz görüyordum. Ortalık sakinleşince yavaş yavaş harekete geçiyorlar ve yine bir araya geliyorlardı.&lt;br /&gt;Huzursuzdum, şaşkındım. O, sanki içimde olup bitenleri biliyormuş gibi bakıyordu bana. Beni çağıran bir şey vardı. Alıp başımı gitmek istiyordum ama nereye? Kaç gece kulübemde yatarken işittiğim ve çok iyi tanıdığım o sesin kaynağına ulaşmak üzere yola çıktım ve her seferinde yarı yoldan döndüm. Bir kez yola çıkınca ne olacağı belli olmazdı. Geri dönemeyebilirdim ya da geri döndüğümde kulübenin yerinde yeller esiyor olabilirdi; yıkabilirlerdi ya da benim gibi biri yerleşmiş olabilirdi. Ayrıca dostumdan ayrılmayı da hiç istemiyordum. Aç kalabilirdim, dahası bir kazaya kurban gidebilirdim. Yaşamım boyunca buradan hiç ayrılmamıştım ki. Başka yerler nasıldı, hayal bile edemiyordum. Böyle düşünüyordum ama içimdeki kargaşaya da dayanamıyordum.&lt;br /&gt;Bir gün, o gittikten sonra, bir süre kulübenin çevresinde amaçsızca dolandım. Canım içeri girmek istemiyordu. Kapının önünde yere oturdum ve bir işaret bekler gibi uzaktan gelen seslere kulak kabarttım. Aslında yönümü saptamaya çalışıyordum. Onun gittiği yön, bana yabancı bir dünyayı işaret ediyordu.&lt;br /&gt;Kapının önünde saatlerce oturduktan sonra, gecenin karanlığında o yöne doğru yürümeye başladım. Yürüyüşlerimizin sonunda çıktığımız tepeyi bu sefer yalnız başıma aşarak hep tepeden izlediğimiz çayırlığa ulaştım. Yaralı bacağımda hafif bir sızı başlamıştı. Dinlenmeye karar verdim. Geceyi orada geçirebilirdim ama sığınacak bir yer bulamadığım için, biraz dinlendikten ve bacağımdaki ağrı hafifledikten sonra yürümeye devam ettim.&lt;br /&gt;İlerledikçe, onunla yaptığımız yürüyüşlerin benim için ne kadar yararlı olduğunu anlıyordum. Çayırlığın sonunda bir göl olması gerekiyordu -sanırım ses de oradan geliyordu- ve eğer yanlış yönde değilsem, oraya doğru ilerliyordum. Birkaç saat yürüdükten sonra tepeden pek de fark edilmeyen küçük bir dereyi geçtim. Bir o kadar daha yürüdükten sonra da göl kıyısına ulaştım.&lt;br /&gt;Kıyı boyunca yürümeye başladım. Biraz ilerlemiştim ki önümdeki sazlıkların arasında, düşlerime giren o belirsiz şekilleri ve karaltıları fark ettim. Bu kez gerçektiler. Kimi, diğerine sokulmuş uyukluyor, kimi de tek başına oturmuş düşünüyordu. Birden içlerinden biri ayağa kalktı ve benim bulunduğum yöne doğru bağırdı. O bağırınca diğerleri de ayağa kalktı. Şimdi hepsi, arkasına gizlendiğim sazlığa doğru bakıyor ve homurdanarak kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Yapacak bir şey yoktu. Yana doğru bir-iki adım atarak onların görüş alanına girdim. İçlerinden biri bana doğru bir-iki adım attı. Yaşlı bir erkekti. Beni baştan ayağa süzdükten sonra da arkasını dönerek ağır adımlarla diğerlerinin yanına gitti. Ben, bu davranışın ne anlama geldiğini düşünürken, bir başkası homurdanmaya benzer garip bir ses çıkardı. Ne dediğini anlamamıştım. Olduğum yerde öylece dikilmeye devam ettim. Onlar ise sanki ben orada yokmuşum gibi davranmaya başladılar. Biri elinde tuttuğu bir ekmek parçasını kemirmeye başladı, diğeri bana arkasını dönüp uyumaya devam etti. Ben de bulunduğum yere oturarak beklemeye başladım.&lt;br /&gt;Sabah ayak sesleriyle uyandım. Başımı kaldırıp baktım. Herkes ayaktaydı ve sanki bir yere gitmeye hazırlanıyorlardı. Biri, bana doğru gelerek başıyla bir işaret yaptı. Bir yere gidiyorlardı ve beni de çağırıyorlardı. Bu kadarını anlamıştım. Birden sevindim. Hep beraber yürümeye başladık.&lt;br /&gt;Gölün çevresi alçak tepelerle çevriliydi. Bunlardan birini aşınca bir köy göründü. Oraya kadar yürüdük. Bazı evlerden bize yiyecek bir şeyler verdiler. Yeni arkadaşlarım karınlarını bu yolla doyuruyorlardı anlaşılan. Köyün içinde bir süre dolaştıktan sonra da başka bir yoldan göl kıyısındaki yerimize döndük.&lt;br /&gt;İkinci geceyi daha rahat geçirdim. Hem dinlenmiştim, hem de bacağımdaki ağrı hafiflemişti. Ayrıca yeni arkadaşlarıma da hemen alışmıştım. İçimdeki o huzursuzluk dinmişti ve kendimi evimdeymiş gibi hissediyordum.&lt;br /&gt;Günler geçip gidiyordu. Zaman zaman dostum aklıma geliyordu. Beni yerimde bulamayınca ne düşünmüştü, üzülmüş müydü, yoksa yokluğuma hemen alışıp eski yaşantısına mı dönmüştü? Belki de benim gibi bir başkasını bulmuştu. Onu görmeye gidebilirdim ve yine eskisi gibi yürüyüşlere çıkabilirdik, sonra da ben tekrar buraya, ait olduğum yere, benim gibilerin arasına dönebilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Sol El&lt;/em&gt;" kitabından&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-1627889787857910073?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/1627889787857910073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=1627889787857910073' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/1627889787857910073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/1627889787857910073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/uultu.html' title='UĞULTU'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-274118279443849208</id><published>2007-05-21T10:38:00.001+02:00</published><updated>2007-06-05T15:43:03.784+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>II- GÖREV</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Sen ne yaparsın Tanrı? Kaygım var.&lt;br /&gt;RILKE&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal Kitap’ta şöyle der: “Aşağıda, aşağıda bu kent kurulduğunda /Cehennem bin tane tahttan yükselerek / Selam duracak ona.”&lt;br /&gt;Yeni görevimi açıklayan mesaj geldiğinde tam olarak bunu düşünmüştüm. Şu an, içine hapsolduğum bu yerde yine aynı şeyi düşünüyorum. Aslında işaret göndermekten vazgeçtiğim günden beri sık sık düşünüyorum bunu.&lt;br /&gt;Kurduğum sistemse saat gibi işlemeye devam ediyor. Keşke bu kadar kusursuz olmasaydı... Keşke, yıllar içinde ortaya çıkan paradokslardan biri onu yok edebilseydi...&lt;br /&gt;İşaret gönderdiğim o çok uzak günlerde bütün bunların bir anlamı vardı belki... Belki diyorum, çünkü artık bundan da emin değilim.&lt;br /&gt;Büyük Göz yok olalı çok uzun zaman oldu. Kendi organlarımla görebildiğim, dokunabildiğim, işitebildiğim zamanları ise hatırlamıyorum bile... Şimdi yalnızca bu odayı “görebiliyorum”.&lt;br /&gt;Onları ilk gördüğümde umutlandım. Yabancıydılar, ama kurtarıcılarım onlar olabilirdi. Sabırla bekliyorum; geliyorlar, sağımdan solumdan bakıyorlar, görüntü ve örnek alıyorlar, ama hiç dokunmuyorlar. Üç kişilik bir ekip hep burada, benim yanımda ve sürekli beni izliyorlar. Anlıyorum tabii, ne olduğumu anlamaya çalışıyorlar. Şu an veri topluyorlar. Bakalım ne olacak?&lt;br /&gt;Evet, o zaman her şeyin bir anlamı vardı. Bir amaç için buradaydım ve görevimi başarıyla yerine getiriyordum; merkeze düzenli olarak bilgi gönderiyordum. Sonra o korkunç sessizlik başladı. Önce, Büyük Göz’le bağlantım koptu. Ne olduğunu bilemiyorum. Büyük bir olasılıkla, saptayamadığı bir şey çarptı. Önce onun onarılacağını düşündüm ve bekledim, ama böyle bir şey de olmadı. Belki de çarpışma onun yok olmasına neden oldu ya da... Düşünmek bile istemiyorum... Onu geri çağırdılar. Eğer böyleyse neden? Aklıma ilk kez şu soru geliyor: Karşı-kimyaların verilmemesinin nedeni neydi? Bunu biliyordum ama onlara o kadar güveniyordum ki?&lt;br /&gt;Bir süre büyük bir umutla birilerinin gelip beni kurtarmasını bekledim. Hiç yılmadan işaretler göndermeye devam ettim. Geleceklerinden emindim... Ama dedim ya, kimse gelmedi. Belki de beni burada unuttular... Sonunda umudum tükendi; işaret göndermekten de vazgeçtim.&lt;br /&gt;Hep aynı şeyler geliyor aklıma. Bu deneyle ilgili mesajı aldığımda, gerçeği söylemek gerekirse biraz tedirgin oldum. Sonra bu tedirginlik yeni bir şey oluşturmanın heyecanıyla uçup gitti. Günlerce, o yaratıktan o sıvıyı -yaşam sıvımı- elde etmeyi sağlayacak bir model aradım. İşin başlarında kurduğum birkaç model, denemelerde bir süre sonra iç çelişkileri yüzünden çalışmadı. Ama ben bu işin uzmanıydım. Elimin altında yalnızca inorganik modeller değil, farklı organik yaşam biçimlerinin de simülasyonları vardı.&lt;br /&gt;Araştırmaya ve denemeye devam ettim ve sonunda buldum. Aradığım şeyi bir böcek türünde bulacağımı hiç tahmin etmiyordum. Ama öyle oldu.&lt;br /&gt;Bu türün yaşam biçimini model almamın en önemli nedeni, iletişim sistemlerinin kimyasal temele dayanmasıydı. Yani doğru kimyasal maddeyi kullanarak bu türün istenen biçimde davranması sağlanabilirdi.&lt;br /&gt;Aylarca, bu kimyasal maddeler üzerinde çalıştık. Bu maddelerden biri sürekli bir etki sağlayacaktı. Kölecilik temelinde örgütlenecek olan topluluk ikiye ayrılacak ve bu madde onların konumlarının gerektirdiği mizacı ve davranışları edinmesini sağlayacaktı. Ayrıca benim görüntüme alıştırılmaları ve beni görüş biçimlerini de belirlemek gerekiyordu.&lt;br /&gt;Bir de belirli zamanlarda koloniler arasındaki savaşı sağlamak ya da sıvının alınma törenini gerçekleştirmek için kullanılacak maddeler vardı. Bunların yeraltına, bir zamanlama sistemine sahip depolara konulmasını düşünmüştük.&lt;br /&gt;Bu türü model olarak almamızın ikinci nedeni, bir başka türün, onların birbirlerini tanımada kullandıkları maddeyi taklit ederek yuvalara yerleşmesi ve beslenmesini sağlaması, yaşamını bu yolla sürdürmesiydi. İşte, biz de yaşam sıvımızı sağlayacağımız tür için bunu model olarak alacaktık.&lt;br /&gt;Araştırmalar böyle sürüp gitti, sonunda modeli işler hale getirmeyi başardım. Defalarca deneme yapıldı, her şey kusursuz işliyordu...&lt;br /&gt;Şimdi, kendi oluşturduğum bu ağın içinde, bunun son bulmasını bekliyordum. Keşke bir hata olsaydı. Örneğin bu sistemin devamını sağlayacak maddelerin üretimini topluluk gerçekleştirmeseydi... Bunu eksik bıraksaydık. O zaman bir süre sonra depolar boşalacak, sonra da sistem işlemez duruma gelecekti. Ama bu sistemi kurarken, onu kendi kendine “sonsuza dek” işleyecek biçimde tasarlamam istenmişti. Sistemi bu şekilde tasarlamamız, görevin “sonsuza dek” süreceği anlamına gelmiyordu tabii ki. Benim görevim, aslında daha büyük bir görevin parçasıydı. Bu görevin benim merkezinde olduğum kısmı ise bu güneş sistemi hakkında veri toplamaktı. Ama bu işin, yeni yeni denenmeye başlayan, yarıcanlı bir merkezden yönetilmesi ve tümüyle kendi kendine işleyen bir sistemle gerçekleştirilmesi amaçlanıyordu. Görev, güneş sistemi hakkında yeterli miktarda bilgi toplandıktan sonra sona erecekti.&lt;br /&gt;Benim gibi, başkaları da vardı. Onlar da başka güneş sistemlerinde kendi oluşturdukları model yardımıyla bilgi topluyordu. Ama aramızda bir iletişim yoktu, çünkü istenmiyordu. Sistemin merkezi bendim ve bana bağlı bir sürü aygıt -depolar, borular, zamanlayıcılar vb- vardı. Bu yüzden de bir yere sabitlenmem gerekiyordu.&lt;br /&gt;Bu sistemi kurarken tüm olasılıkları düşünmüş ve her biriyle ilgili önlemleri almıştık. Ama belki de hiç düşünmediğimiz olasılık gerçekleşti. Son, hiç düşünmediğimiz kadar yakınmış...&lt;br /&gt;Burada keyifli günler de geçirdim. Aslına bakılırsa, ilk günler oldukça keyifliydi. Tabii, buraya yerleştirildikten sonraki ilk günler... Yoksa, merkezdeki son günlerimi tedirginlik içinde geçirmiştim. Operasyona hazırlık süreci ve operasyon...&lt;br /&gt;Operasyondan sonra kendimi hiç görmedim. Bunu ben istemiştim. Bu yüzden de beni yerleştirecekleri nesneyle ilgili çalışmaları hiç izlemedim. Uzaktan izleyebildiğim kadarıyla, daha doğrusu istemeden gördüğüm birkaç dosya sayesinde, birkaç biçim denediklerini biliyorum. Ama karar kıldıkları biçim ne oldu bilmiyorum. Bilmem neyi değiştirirdi ki?..&lt;br /&gt;Keyifli günleri düşünüyordum... Evet, buraya yerleştirildikten sonraki ilk günlerim epey keyifli geçti diyebilirim. Tasarladığım, kurduğum şey, ağır ağır kendini gerçekleştiriyordu. Kendimi bir yazar gibi, yazdığı bir öykünün gözlerinin önünde adım adım gerçekleşmesini, görselleşmesini izleyen bir yazar gibi hissediyordum. Görsellik, tabii ki, tıpkı diğer algılama biçimleri gibi, daha önce bir parçam olan bu organik yapının -şu an ben olan şey- diline ait kodlar biçiminde geliyor bana. Daha doğrusu, bu durumdayken kodları fark edebiliyorum. Çünkü her şeyi ben yapıyorum. Bu dili öğrenmek için de birkaç ay eğitim gördüm. O zaman, yani ben buraya gelmeden önce, bu dilin eğitimde zorunlu hale getirilmesi planlanıyordu.&lt;br /&gt;Evet, tasarladığım şey, adım adım gerçekleşiyordu. Önce, benim çevremden başlayarak bu tünele benzeyen yapıları yaptılar. Yapılardan oluşan ağ, yeraltındaki boru sistemiyle uyumlu bir biçimde gerçekleştiriliyordu. Sonunda, benim bulunduğum odanın merkezde olduğu, tünellerden oluşan karmaşık bir labirent yarattılar. Yapılara tümü birden başlamıştı, sonra süreç içinde madde etkisini göstermeye ve belirlenen konumlarının gerektirdiği karakterleri kazanmaya başladılar. Bir süre sonra da her şey düzene girdi. Artık günlük yaşamları tam tasarlandığı gibi akıp gidiyor, yapılması gereken tüm işler yapılıyor ve hiçbir sorun çıkmıyordu. Ve bir gün komşu koloniye ilk akınlarını gerçekleştirdiklerinde, başardık, diye düşündüm.&lt;br /&gt;İşte, yine birileri geldi. Son töreni de kaydettiler. İlk şaşkınlıkları geçti. Benim böyle nitelediğim tepki gerçekten şaşkınlık mı bilemiyorum. Her türlü anlamdan yoksun bir şeye bakar gibi bakıyorlar. Araştırmalarını bir an önce bitirmelerini ve beni herhangi bir şekilde buradan kurtarmalarını bekliyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Son El&lt;/em&gt;" kitabından &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-274118279443849208?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/274118279443849208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=274118279443849208' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/274118279443849208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/274118279443849208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/ii-grev.html' title='II- GÖREV'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-4520440659466228991</id><published>2007-05-21T10:36:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:44:44.441+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>I- SON EL</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Aşağıda, aşağıda bu kent kurulduğunda&lt;br /&gt;Cehennem bin tane tahttan yükselerek&lt;br /&gt;Selam duracak ona.&lt;br /&gt;E. A. POE&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;U.K., uydu fotoğraflarına tekrar bakarken, bir yandan da bağlı olduğu araştırma kurumuna ertesi gün vereceği raporu düşünüyordu. Fotoğraflarda, Alus’un, Keşif Bürosu’nun raporlarında anlatılan o bozbulanık ıssız çayırlıklarını, büyük bir alanı kaplayan sivri kayalıklarını ve karanlık nehirlerini ayırt etmeye çalıştı. Fotoğraflara baktıkça içini bir sıkıntı kaplıyordu. Oysa Keşif Bürosu’ndan, orada bir topluluğun izlerine rastlandığına ilişkin raporlar gelmeye başladığında epey heyecanlanmıştı.&lt;br /&gt;Keşif Bürosu, adının ilk anda çağrıştırdığının dışında, yalnızca yeni yerler ve topluluklar keşfetmekle kalmıyor, kuruma bazı önbilgiler de sağlıyordu. Bu bilgiler, araştırma yönteminin saptanmasında büyük önem taşıyordu. Büroya bağlı keşif ekibi yılın büyük bir bölümünü bu tür keşif gezilerinde geçiriyordu. Alus’ta bir topluluğun yaşadığına ilişkin belli belirsiz birtakım izlere rastladıklarında, raporda olması gereken bilgileri toplamak üzere, tüm sistemlerini çalıştırarak bölge üzerinde dolaşmaya başlamışlardı.&lt;br /&gt;Topluluğun yerleştiği bölge çok geniş bir alan kaplamıyordu. Elde ettikleri ilk görüntüler, koloniler halinde bir yaşam sürdürdüklerini gösteriyordu. Ekibin büyük bir kısmı en büyük koloniyi izliyordu. Ancak tüm çabalarına karşın, o garip biçimli yapıların içinden görüntü ve ses aktarımını başaramıyorlardı. Bu da araştırmayı epeyce güçleştiriyordu. Çünkü, topluluğun yaşamının yalnızca yapılar dışında sürdürülen kısmını inceleyebiliyorlardı. Uzaktan bir tür yerüstü tünelini andıran ve sonlarına doğru yer seviyesine indikleri görülen bu yapılar, görüntü ve ses aktarımını olanaksız kılan bir maddeden yapılmıştı. Oysa, kimyasal algılayıcılar sorunsuz çalışıyordu ve tüm yapıların ortasına rastlayan bir yerde, garip bir biyokimyasal yapıya işaret eden veriler olduğunu gösteriyordu.&lt;br /&gt;Büroya bağlı ekip Alus üzerinde aylarca dolaşmış, sunacakları raporda olması gereken bilgileri topladıktan sonra da geri dönmüştü. Bundan sonrası, araştırmayı her yönden derinleştirecek olan araştırma ekibine kalıyordu.&lt;br /&gt;U. K., o güne dek birçok araştırma gezisine katılmıştı. Son on yıldır da araştırma ekiplerine başkanlık ediyordu. Çalıştığı araştırma kurumu, Keşif Bürosu’na bağlı ekiplerce toplanıp kendilerine rapor edilen önbilgileri değerlendirerek söz konusu yerlerde araştırmaya değer bir şey olup olmadığına, oraya ne tür bir ekip gönderileceğine ve ekibin hangi niteliklere sahip kişilerden oluşacağına karar veriyordu. Sonra, aranan niteliklere sahip kişiler seçilip göreve çağrılıyordu. Bazen, bu kişilerin seçimi ekibe başkanlık edecek kişiye bırakılıyordu. Bu kez de öyle oldu. U. K.’ye gönderilen ve Alus’ta yaşayan topluluklar üzerine bir araştırma yapmak üzere görevlendirildiğini bildiren mesajda, Keşif Bürosu’nun rapor ettiği bilgiler ile kurumun&lt;br /&gt;bu konudaki düşünceleri aktarılıyor ve hemen bir araştırma ekibi oluşturması isteniyordu.&lt;br /&gt;Araştırma ekibindeki kişiler, başkan dışında, çoğunlukla bağımsız çalışan araştırmacılar oluyordu. Ekiplere başkanlık eden kişiler ise kuruma bağlı olarak çalışıyorlardı. Tabii, kurumun bünyesine alınanlar, genellikle bu ekiplerde görev almış kişiler oluyordu. Araştırmalara katılan kişiler, çalışmaları ve gezilerde gösterdikleri performans yönünden yıllarca izleniyordu ve ekip başkanı olabilecek bir yetkinliğe ulaştıklarında kuruma dahil ediliyorlardı. U. K. de bu yollardan geçmişti.&lt;br /&gt;Araştırmalar bazen yıllarca sürebiliyordu. Alus araştırmasının da öyle olacağını Keşif Bürosu’nun raporlarını okur okumaz sezmişti U. K. Aslında, raporlarda araştırmanın uzun süreceğine ilişkin belirgin hiçbir ipucu yoktu. Her şey çok basit görünüyordu; toplayıcılık temelinde bir tür kölelik sisteminin hâkim olduğu ve bu tür sistemlerdekine benzer bir işbölümünün görüldüğü, iki temel sınıfa sahip, ilkel bir topluluk... Köleler ve efendiler... Savaşçılar ve tutsaklar.&lt;br /&gt;U. K., raporlarda her şeyin çok basit görünmesine karşın, neden araştırmanın yıllar süreceğini hissettiğini bilemiyordu. Belki, raporlarda ilk anda göze çarpmayan bir şey vardı ve o da bunu bilinciyle değil sezgileriyle ayırt ediyordu. Biraz düşününce, bunun ne olabileceğini buldu. Raporlarda, Alus’taki topluluğun kullandığı iletişim sisteminin hareketlere ve dokunmaya dayalı olduğunun çok açık olduğu, ancak kimyasal bir iletişim türünün de söz konusu “olabileceği” belirtiliyordu. U. K.’ye, araştırmanın tahmin edilenden uzun süreceğini hissettiren, işte bu bilgiydi.&lt;br /&gt;Keşif Bürosu’nun raporlarını okuduktan sonra oluşturduğu varsayımsal modelde, büyük bir koloni işgücü sağlamak amacıyla kendisinden daha küçük bir koloninin bireylerini köleleştiriyordu. U. K. bu varsayımı, Keşif Bürosu’nun verdiği bilgilere dayanarak geliştirmişti.&lt;br /&gt;U. K.’nin kafasında daha başlangıçta bazı soru işaretleri vardı. Saldırılar nasıl örgütleniyordu ve komşu kolonide yaşayanlar nasıl köleleştiriliyordu? Kullanılan saldırı teknikleri nasıldı?&lt;br /&gt;U. K., Keşif Bürosu’nun raporlarını okuduktan sonra bir araştırma stratejisi belirlemiş ve Alus’a doğru yola çıkmadan önce ekibi oluşturan kişilerle tartışarak bu stratejiyi ayrıntılı bir plana dönüştürmüştü.&lt;br /&gt;Plana göre, araştırma önce Keşif Bürosu’nun gezilerinde olduğu gibi gizli olarak yürütülecek, topluluğun yapısı, ekip açısından tehlikeli olup olmadığı yönünden incelenecek, herhangi bir tehlike yoksa iletişim yöntemleri bulunacak ve gerekirse araştırmaya topluluğun onayıyla devam edilecekti.&lt;br /&gt;Her iki yöntem de inceden inceye düşünülmüştü. Kurumun düzenlediği araştırma gezilerine, farklı disiplinlerden gelen bilim adamlarının yanı sıra, bir güvenlik ekibi ile teknik bir ekip de katılıyordu. Ayrı dallarda uzmanlaşmış birkaç kişiden oluşan teknik ekibin görevi, araştırmanın gizli olarak yürütüldüğü durumlarda daha da ağırlaşıyordu. Bu tür bir durumda, ekipler birlikte hareket etmek zorundaydı. Günlük yaşamın sürdürüldüğü stratejik noktaların belirlenmesi ve görüntü-ses aktarıcıları ile kimyasal algılayıcıların odaklanacağı yerlerin saptanması, kısacası üsse sürekli bir bilgi akışı sağlayacak olan teknik donanımın kurulması... Araştırılacak toplulukla iletişim kurulabildiği bir durumda ise bunların çoğuna gerek kalmıyordu.&lt;br /&gt;U. K., Alus’a doğru yola çıkmadan önce Keşif Bürosu’ndan gelen haritaları incelerken bunları düşünüyordu. Topluluğun yaşadığı yerler kırmızıyla gösterilmişti. Keşif ekibinin raporlarında, yerleşim için genellikle ılıman bir iklimin hâkim olduğu geniş çayırlıkların seçildiği belirtiliyordu. Bu, haritalarda da görülebiliyordu. Raporları bir kez daha gözden geçirdiğinde, ilk okuduğunda fark etmediği bir şey dikkatini çekti. Bu topluluk, başka bir canlı türünü evcilleştirmeyi başarmıştı.&lt;br /&gt;Araştırma ekibi, göstergelerde Alus’un koordinatları belirdiğinde, tüm sistemleri çalıştırmak için hazırlıklara girişti. Topluluğun yaşadığı bölge üzerine geldiklerinde, herkes yerini almış, görüntünün yavaş yavaş, adeta kare kare ortaya çıkmasını bekliyordu. Tüm ekranlar aynı koordinatlara odaklanmıştı. Önce, tam ortada kırmızı bir nokta belirdi, sonra bu nokta renk değiştirerek büyümeye ve alınan görüntünün o bölümünü oluşturmaya başladı. Ekip şöyle bir hareketlendi. Aynı anda, ekranın dört köşesinden de farklı renklerde noktacıklar belirdi, sonra bunlar da renk değiştirerek ortaya doğru akmaya başladı. Birkaç dakika sonra da, ekranlarda Alus’un o çok merak ettikleri bozbulanık turuncu çayırları göründü. Bir ses beklediler ama ses aktarıcısının göstergesi hâlâ sıfırı gösteriyordu.&lt;br /&gt;U. K., tüm araştırma ekibinin bir arada olduğu o anda, içinde bulundukları salonun ortasındaki dev ekranın ayarlarını değiştirip görüntüyü biraz daha büyüttü. Geniş çayırlığın orasında burasında dev sürüngenler gibi uzanan yapılar göründü. Yapıların içinden görüntü almayı denediler ama olmadı. Ancak teknik ekip denemeye devam ediyordu.&lt;br /&gt;Yerleşim yerinin bu genel görüntüsünü hep birlikte izledikten sonra, grupların görüntü aktarıcılarını odaklayacakları alanları belirlediler. Bundan sonra her grup gün içinde bağımsız çalışacak, akşamları da topladıkları verileri gözden geçirerek birleştireceklerdi.&lt;br /&gt;Araştırma aylarca bu biçimde sürdürüldü. Topluluğun günlük yaşamının, yapıların dışında sürdürülen kısmı gözler önündeydi. Akıp giden, basit bir yaşam gibi görünüyordu. Zamanlarının büyük bir kısmını yiyecek toplamakla geçiriyorlardı. Yapılardan aynı anda çıkıyorlar, araziye dağılıp yiyecek topluyorlar, aynı saatlerde de geri dönüş yolculuğuna başlıyorlardı. Bunlar kölelerdi. Diğerleri, onlar gittikten saatler sonra bezgin hareketlerle yapılardan çıkıyorlar ve kapı önlerinde tek başlarına ya da üçerli-beşerli gruplar halinde amaçsızca dolaşarak vakit geçiriyorlardı. Köleler geri dönmeden de yapıların içine giriyorlardı.&lt;br /&gt;Araştırmanın yön değiştirdiği nokta, topluluğun ilk bakışta mekanik gibi görünen iletişim sisteminin, kimyasal bir temele dayandığının keşfedilmesi oldu. Aylarca, hareketlerin anlamını çözmeye çalışmışlar, ancak bir sonuç elde edememişlerdi. Önce, aynı hareketlerin birkaç anlamı olabileceğini düşünmüşlerdi; tıpkı aynı sözcüğün birkaç anlama gelebilmesi gibi... Ama sonra, bu hareketlerin sayısının çok az olduğunu fark ettiler. Önce, topluluğun “sözcük” hazinesinin çok yoksul olabileceği, bunun da yaşamlarının çok basit olması gibi maddi bir temeli olduğu sonucuna vardılar. Ancak gözledikçe, bu sonucun da doğru olmadığını gördüler. Topluluğun yaşamı, onlara göre, daha çok “sözcük” gerektiriyordu. Üç-beş hareketin ise bu kadar çok anlama gelebilmesi olanaksızdı. Üstelik birçok hareketin anlamını çözememişlerdi. Günlük yaşamda gerçekleştirilen birçok eylem vardı, ancak, örneğin komşu topluluklardan birine bir saldırı düzenlenirken davranışlar tektipleşiyor, bireyler neredeyse robotlaşıyorlardı. İlk önemli bulguya, bunun nedenlerinin araştırılması sırasında ulaştılar.&lt;br /&gt;Havalar ısınmaya başladığında, yerleşim yerinde o güne dek görmedikleri bir hareketlilik baş göstermişti. Tüm topluluk, yapılardan birinin kapısından tek sıra halinde çıkıp adeta görünmez bir çizgi üzerinde yürüyerek komşu koloniye doğru yürümeye başlamıştı. Kimyasal algılayıcı, iki koloni arasındaki yol üzerinde, tanımadıkları bir kimyasal madde olduğunu gösteriyordu.&lt;br /&gt;Tüm araştırma ekibi nefesini tutmuş olacakları bekliyordu. Topluluk tek sıra halinde ilerlemeye devam ediyordu. Sırtlarındaki küçük tüpler dışında, yanlarında silaha benzer hiçbir şey yoktu. Kimyasal algılayıcılar ise tüplerin içinde bir tür asetat olduğunu bildiriyordu.&lt;br /&gt;Görüntü aktarıcılarından bir kısmını, en yakındaki diğer koloninin yaşadığı yerleşim bölgesine odakladılar. Orada henüz hiçbir hareket yoktu. Küçük ordu, aralarındaki son tepeyi de aşıp görüş alanlarına girdiğinde panik içinde oradan oraya koşturmaya başladılar. Telaşla yapıların içine girip çıkıyorlar, bulabildikleri tüm eşyaları, siperler oluşturmak üzere küçük şehirlerinin, akıncıların saldıracağını düşündükleri bölgesine taşıyorlardı.&lt;br /&gt;Sonunda tam bir meydan savaşı çıktı. Saldırganlar, diğer topluluğun üzerine, tüplerdeki maddeyi püskürtüyorlardı. Bu madde, saldırıya uğrayan toplulukta tam bir bozgun havası yaratıyordu.&lt;br /&gt;Savaş çok kısa sürdü. Yapıların arası ölülerle doluydu. Savaşçılar yapılara dağılıp son bir saldırı daha düzenlediler ve diğer topluluğun yeni doğmuş bireylerini de yanlarına alarak kendi bölgelerine geri döndüler.&lt;br /&gt;Saldırıya uğrayan küçük şehir tam bir harabeye dönmüştü. Karanlık basınca, yapılardan tek tük birileri çıkmaya başladı. Bir süre yıkılmış yapıların arasında dolaştılar, sonra da şehirden çıkıp kuzeye doğru yola koyuldular. Yerleşim yerinde tek bir canlı bile kalmamıştı.&lt;br /&gt;U. K. o gece, gün içinde kaydedilen görüntüleri defalarca izledi. Saldırı, Alus’a gelmeden önce oluşturduğu modeldekinden daha vahşi bir biçimde gerçekleşmişti. Ancak her şey fazla düzgündü. Sabah olduğunda kararını vermişti. Karanlık bastığında, savaşçıların geçtiği yol üzerinden örnekler aldırıp incelettirecekti.&lt;br /&gt;Yol üzerinden örnek almaya giden iki kişi, bir önceki gün kimyasal algılayıcının tespit ettiği maddenin izine bile rastlamadıklarını belirttiler. Ellerindeki veriler çok yetersizdi. Bu kadar az veriyle ve merkeze dönmeden, bu maddenin diğer canlılar üzerindeki etkisi denenemeyecek ve bilinmez kalacaktı. Zaten o an, bu maddenin inceledikleri toplulukta birtakım davranış biçimleri yaratmak üzere kullanılıp kullanılmadığını da kesin olarak bilmiyorlardı. Ayrıca böyle bir etki kim tarafından neden yaratılmak istenebilirdi?&lt;br /&gt;U. K., bu gelişmeden sonra, araştırmayı topluluğun kullandığı kimyasal iletişim sistemi üzerinde yoğunlaştırmaya karar vermiş ve birtakım deneylere girişmişti. Onları farklı canlı türleriyle aynı ortamda karşı karşıya getirme denemelerinin sonunda, merkezden bu konuyla ilgili olarak gönderilen bilgilerin de yardımıyla, algılama sistemlerinin tümüyle kimyasal bir temele dayandığını ve belirli kimyasal yapılarla sınırlı olduğunu keşfettiler. Bu “yaratıklar”, belirli biyokimyasal yapılara sahip olmayan sistemleri hiçbir biçimde algılayamıyorlardı. Gündelik yaşamlarında kullandıkları ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan yiyecekler, birkaç nesne ve canlı türü... hepsi o kadar. Dolayısıyla onları algılamaları da olanaksızdı. Merkezden gelen inceleme sonuçlarında, buna bir dış etkinin neden olabileceği belirtiliyordu. Bu, araştırılması gereken birçok yeni soru doğurdu.&lt;br /&gt;Bu gelişmeden sonra, araştırma ekibinin bir kısmı, araştırmayı yerleşim merkezlerinde sürdürmek üzere görevlendirildi. Araştırma, bu biçimde “yerinde” sürdürülmeye başladıktan sonra hızla ilerledi. Artık, günlük yaşamın sürdürüldüğü yerlerde rahatlıkla dolaşabiliyor ve gözlem yapabiliyorlardı. Gündüz o garip biçimli yapıların arasında, içinde dolaşıyorlar, akşam da üste toplanıp bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Hâlâ yapıların içinde aldıkları görüntüleri anında üsse aktaramıyorlardı. Yine de, araştırmanın üsten görüntü aktarıcıları aracılığıyla sürdürüldüğü günlerde “göremedikleri” birçok ayrıntı ortaya çıktı.&lt;br /&gt;Bazen, köleler dışarıda her zamankinden daha uzun bir süre kalıyordu. O zaman, diğerleri onların yaptıkları işleri yapmaya çalışıyor ama bu işler için hem gereğinden fazla zaman harcıyorlar hem de mekânsal ilişkileri yanlış kuruyorlardı. Amaçsızca oradan oraya dolaşıyor, yemeklerini bile yemekte gecikiyorlar ya da beceriksiz kalıyorlardı. Biraz uğraşıp didindikten sonra da vazgeçip eski üşengeç yaşamlarına geri dönüyorlardı. Bunlar, yaşamlarının devam edebilmesi için gereken temel davranış biçiminden bile yoksun görünüyorlardı. Köleler ise geri döndüklerinde diğerlerinin beceriksizce yapmaya çalışıp yarım bıraktığı işlere hemen el atıp tamamlıyorlar ve kısa zamanda eski düzeni yeniden kuruyorlardı. İki sınıf arasında, davranış biçimleri yönünden büyük bir uçurum vardı. Biri ne kadar hareketli ve acarsa, diğer de o kadar uyuşuktu.&lt;br /&gt;U. K., artık topluluğun yapısını çözmeye başlayacaklarını, kısa bir süre sonra da kuruluşa sunacakları raporu hazır edeceklerini umuyordu.&lt;br /&gt;Ancak, üçerli gruplar halinde dolaşarak veri topladıkları bir günün akşamında, gruplardan biri üsse çok geç geldi. Gruptaki üç kişi de heyecan içindeydi ve yapıların altında gizli bir geçit bulduklarını, geçidin açıldığı odada ise garip bir cisim gördüklerini söylüyorlardı.&lt;br /&gt;Grup o gün kuzeybatıdaki yapılardan birine girmişti. Bu yapı diğerlerine hiç benzemiyordu. Onlar da, dıştan toprak seviyesine indiği görülen kısmın diğerlerindeki gibi sona ermeyip yeraltından devam ettiğini görünce, tünelin sonuna kadar gitmeye karar verip ilerlemeye devam etmişlerdi.&lt;br /&gt;Tünel bomboştu ve yeni kollara ayrılarak devam ediyordu. Küçük kimyasal algılayıcı, yapının içinde çalışmıyordu. Onlar da, yalnızca gittikleri yolun yönlere göre küçük bir krokisini çizen alet yardımıyla ilerliyorlardı. Sapacakları yolu ise hiçbir şey düşünmeden anlık kararlarla seçiyorlardı. Girdikleri yollardan bazısı, bir süre devam ettikten sonra sona eriyordu. O zaman tünelin iki ya da üç kola ayrıldığı noktaya geri dönüp başka bir yola giriyorlardı. Bazen de, saptıkları yol bir başka yapıya açılıyordu. Bu yapılardan bazılarında yeraltından devam eden kısım çok kısaydı, bazılarında ise devam ederek bir başka yapıya açılıyordu. Bu, ya geleneksel bir yapı biçimiydi ya da düşmanları kandırmayı amaçlayan bir korunma yöntemiydi.&lt;br /&gt;Sonunda, geniş bir alana çıktılar. Yerleşim yerinin tam ortasına rastlayan bir yerdeydiler. Burası, kimyasal algılayıcının, o tanımlanamayan biyokimyasal yapıyı algıladığı yer olmalıydı. Bunu üçü de aynı anda düşünmüşlerdi sanki. Önce birbirlerine, sonra da hiçbir şey konuşmadan o ana dek kat ettikleri yolun haritasına baktılar.&lt;br /&gt;Önlerinde, yarısına yakın bir kısmı çizilmiş bir labirent vardı. Yollardan bazısı hiçbir yere çıkmıyordu, bazısı da yapıların içinde son buluyordu. Bunlar, tünelin içinde ilerlerken girip hiçbir yere çıkmadığını görünce geri döndükleri yollardı. Ama sonunda labirentin merkezine giden yolu bulmuşlardı.&lt;br /&gt;Böyle karmaşık bir labirentin merkezinde ne vardı ya da neyi gizliyorlardı? Aslında bunu üçü de biliyordu. Aylarca, ellerindeki yetersiz verilerle o bilinmeyen biyokimyasal yapının ne olduğunu araştırmışlar ama bir sonuca ulaşamamışlardı. Onlar da karşılarına nasıl bir şey çıkacağını bilemiyorlardı. Üçü de silahını yokladı, sonra birbirlerinden ayrılmadan, yaklaşık elli metre ilerideki karanlık bölgeye doğru ilerlemeye başladılar. Bir-iki adım attıktan sonra, içlerinden biri bir ışık tuttu.&lt;br /&gt;U. K. onları dikkatle dinledikten sonra, aynı grubun ertesi gün oraya tekrar gitmesine ve görüntü almasına karar verdi. Ertesi gün, grup geri döndüğünde herkes büyük salonda toplandı. Çektikleri görüntüler tünelin girişinden başlıyordu ve labirentin merkezindeki odaya gelinceye kadar yarım saate yakın sürüyordu.&lt;br /&gt;Merkezdeki odada çekilen görüntüler başladığında salon tümden sessizliğe gömüldü. Odanın en karanlık köşesinde duran şey, basit bir biçimi olmasına karşın, çevresine sonsuz bir uzaklık ve yabancılık duygusu yayıyordu. Bunun nedeni, böyle bir şeyin orada bulunmasına anlamlı bir neden bulunamamasıydı belki de. Belki de, tanımlayamadıkları biyokimyasal yapının, tavana doğru yükselen bu siyah dikdörtgen prizmanın içinde olduğunu bildikleri için böyle hissediyorlardı. Nedeni ne olursa olsun, karşılarındaki nesne soğukluk ve yalnızlıktan başka bir şey çağrıştırmıyordu.&lt;br /&gt;U. K. o gece, araştırmanın başından beri tutulan günlükleri ve raporları yeniden inceledi. Yanlış bir adım atılmamalıydı. Cismin yapıldığı elementi tanımıyorlardı ve dış etkenlere karşı nasıl bir tepki vereceğini bilemiyorlardı. Bu element hakkında dış incelemelerle toplayabildikleri tüm verileri merkeze gönderdiler. Bilgilerin gelmesi birkaç gün, belki de birkaç hafta alabilirdi. Bu arada onlar da, herhangi bir tehlikeye yol açmayacak yöntemlerle elementin yapısını araştırmaya devam edeceklerdi.&lt;br /&gt;Merkezden, cismin içindeki biyokimyasal yapı hakkında, daha önce gönderdikleri verilere ilişkin herhangi bir bilgi gelmemişti. Ancak, artık bir adım daha ileride olduklarına göre, merkeze daha ayrıntılı veriler gönderebilirlerdi. Birkaç gün içinde toplayabildikleri bilgilere göre bu yapı, canlılığını ancak kendisi gibi yüz binlerce parçanın oluşturduğu bir bütün içinde sürdürebilen, çok küçük birimlerden oluşuyordu. Birimler, kendi içinde bir bütün gibi görünebilseler de, yaşamlarını tek başlarına sürdüremiyor, ancak diğer birimlerle bir ilişki içinde var olabiliyorlardı. Bu ilişkinin nasıl olduğu ve nasıl sağlandığına ilişkin ise hiçbir fikirleri yoktu. Ancak, tanımadıkları bir enerji biçiminin, sıçramalarla birimden birime geçtiğini, cismin alt kısımlarında bulunan depoya benzer bir oluşumdan da biyokimyasal yapıya doğru bir sıvı akışı olduğunu tespit edebilmişlerdi. Bu sıvının yapısını da az çok tanımlayabilmişlerdi. Sıvı, ortasında daha yoğun bir oluşum taşıyan iki tür parçacıktan oluşuyordu. Bu parçacıkların renkleri birbirlerinden farklıydı. Tüm bunlar, hiç kuşku yok ki farklı türde bir organik yapıyla karşı karşıya olduklarını gösteriyordu.&lt;br /&gt;Kuşkusuz bu cismi yapanlar, bu biyokimyasal yapıyı, tanıdıkları ve bildikleri birtakım dış etkilerden korumaya çalışmışlardı. Ancak, araştırma ekibinin o ana dek kısıtlı sayılabilecek olanaklarla elde ettiği bilgiler bile gösteriyordu ki, cismi yapanlar, belirli bir gelişmişlik düzeyine ulaşmış olsalar bile, onların sahip olduğu bilgi düzeyinin gerisindeydiler, hatta onların her gün kullandıkları aygıtları hayal etmekten bile uzaktılar. U. K., onların nasıl bir geçmişe sahip olabileceklerini düşünmeye çalıştı. Buraya ait değillerdi. Onları Alus’a getiren neden ne olabilirdi? Burasını niye seçmişlerdi? Ne yapmaya çalışmışlardı? Yok oluşu çaresizce durdurmaya çalışmanın garip bir simgesi gibi görünen bu cismin aynısı ya da bir benzeri başka yerlerde de var mıydı? U. K., bir an acıyla karışık bir ürperti hissetti. Çok uzaklarda, formların, dilin, anlamların... her şeyin çok farklı olduğu bir yerde kim bilir neler olmuştu. Bu cisim, ona çaresizliğin bir anıtı gibi görünüyordu. Son bir çaba...&lt;br /&gt;Birkaç gün sonra, yerleşim yerlerinde yapılan kazıların ilk sonuçları gelmeye başladı. Yerin altı, ilk kez akınlar sırasında karşılaştıkları ve kısa bir süre sonra kaybolan o kimyasal maddenin toplandığı depolarla doluydu. Bu depolar, kimyasal algılayıcının tespit edemeyeceği bir derinlikteydi. Tüm Alus’un altı bunlarla doluydu. Depolar, birbirlerine ince borularla bağlanmıştı. U. K., borulardan oluşan bu ağın bir haritasını istedi. Bu haritayı, Alus’taki yerleşim yerlerini gösteren haritayla birlikte incelediğinde, yeraltında borulardan oluşan yolların, yerleşim yerleri arasında uzandığını rahatlıkla görebiliyordu. Bunu, iki haritayı ekranda üst üste koyarak tüm ekibe gösterdi. Tahmin ettiği gibi, depolarda zamanlayıcılar vardı. Bunlar, maddenin borulardan geçerek yer üstüne çıkacağı tarihleri belirliyordu. Akınlar da bu tarihlerde gerçekleşiyordu. Madde yer üstünde kısa bir süre kalıyor, sonra atmosferde yok olup gidiyordu.&lt;br /&gt;Karşılarında, bütün tarihi belirlenmiş bir topluluk vardı. Görünürde sosyal bir sistem vardı ama her şey önceden belirlenmişti. Bunu yapan güç, Alus’luların tamamen kimyasal bir temele dayanan yapılarına uygun yöntemler kullanmıştı.&lt;br /&gt;U. K.’nin zihninde hâlâ bazı sorular vardı. Bu güç, başka yerlerdeki farklı yapılara sahip toplulukları da benzer yöntemlerle köleleştirmiş olabilir miydi? Bu gücü harekete geçiren şey, onlara çok yabancıydı. Böyle bir şeye, sonsuz bir hükmetme isteği ya da yok oluş karşısında kazanılan hastalıklı bir direnç yol açabilirdi ancak. Var olan olanakların kullanıldığı son bir el daha...&lt;br /&gt;Bu cisim, her şeyden, içinde ve bir parçası olması gereken bütünden kopmuş gibiydi. Sanki buraya bir deney için bırakılmış, sonra da unutulmuştu; o da kendi kendine varlığını sürdürüyordu. Kapalı bir sistem gibiydi. Dışarıdan hiçbir şey almadan varlığını nasıl sürdürüyordu? Belki de, dışarıdan, onların henüz fark edemedikleri bir şeyler alıyordu. Ne kadar zamandır oradaydı? Kuşkusuz, Alus’ta yaşayan topluluklarla bu cisim ve içindeki yapı arasında bir ilişki vardı ama bu nasıl bir ilişkiydi? Bunun bir hâkimiyet ilişkisi olduğu apaçık ortadaydı. Bu toplulukların sosyal bir sistem içindeymiş gibi gösterilmelerinin nedeni neydi ve böyle bir şeye neden gerek duyulmuştu? Belki de bu varsayımlardan hiçbiri doğru değildi. U. K.’nin zihni karmakarışık olmuştu.&lt;br /&gt;Tüm araştırma ekibi cisim üzerinde yoğunlaşmıştı. Bir grup, gerekli tüm aygıtlarla beraber sürekli olarak onun yanındaydı. Ortamda ve cisimde meydana gelen her türlü değişikliği kaydedip üsse gönderiyorlardı. Üsten de merkeze sürekli bir bilgi akışı vardı. Daha önce olduğu gibi yine hiçbir şeyi değiştirmemeye çalışıyorlardı. Her şey, onlar Alus’a gelmeden önce nasılsa, yine öyleydi. Topluluğun büyük bir kısmı yine her gün yiyecek toplamaya gidiyor, diğerleri ise tembel tembel ortalıklarda dolaşıyor, beceriksizce bir şeyler yapmaya çalışıyor, sonra da hep birlikte evlerine çekiliyorlardı. Labirentin merkezindeki odaya ise hiç kimse gitmiyordu.&lt;br /&gt;Her yeni bulgu, başka birçok soruyu da beraberinde getiriyordu. U. K., bir şeyin eksik olduğunu hissediyordu. Ellerinde parça parça bir sürü bulgu vardı ama bunları birleştirecek, aralarındaki ilişkiyi görmelerini sağlayacak şeyden yoksundular henüz.&lt;br /&gt;O günlerde, araştırmayı labirentin merkezindeki odada sürdüren ekibin elemanları, tuhaf bir olaya şahit olduklarını açıkladılar. U. K., yine hiçbir yere yerleştiremeyecekleri ve o güne dek buldukları bütün parçaların çok uzağında duran bir parça daha keşfetmiş olabilecekleri düşüncesiyle sıkılmış bir durumda, ekibin kaydettiği görüntüleri izlemeye başladı. Alus’lular, onlar oraya geldiklerinden beri ilk kez o odadaydılar. Bir tür tören olmalı, diye düşündü U. K.&lt;br /&gt;Koloninin tüm üyeleri, odanın ortasında bir daire oluşturacak biçimde toplanmışlardı. Bir süre sonra, odanın tek kapısından, evcilleştirdikleri canlı türünün bir üyesi girdi. O girince, diğerleri oluşturdukları daireyi bozarak tek sıra halinde dizildiler. Yaratık, en öndekine doğru ilerledi ve aralarında çok az bir mesafe kalınca durdu. Tam o anda, U. K.’nin zihninde bir şimşek çaktı. Bir türlü çözemedikleri ilişkiyi çözecek olan belki de bu yaratıktı. Bunu o ana kadar düşünememelerinin nedeni, her şeyin çok normal görünmesiydi. Bu yaratık, o ana dek dikkatlerini çekecek hiçbir şey yapmamıştı.&lt;br /&gt;U. K. bunları düşünürken, yaratık en öndekine dokundu. Diğeri, dudaklarını yaratığın ağzına dayadı. Görüntüyü kaydeden ekipten biri, tam o an, yaratığa yiyecek aktarımı yapıldığını, yaratığın da topluluğun haberleşmede kullandığı kimyasal maddelerden birine çok benzeyen bir madde salgıladığını tespit ettiklerini bildirdi. Bu maddenin yapısını az çok biliyorlardı.&lt;br /&gt;Karşılarında garip bir tören gerçekleştiriliyordu. Yaratık tek tek tümüne dokundu. Sonra geldiği yolu izleyerek tünelin içinde ilerledi ve yapılardan birinin içine girdi; topluluk da dağıldı.&lt;br /&gt;U. K., görüntüleri izledikten sonra, yaratığın salgıladığı maddeyle ilgili bilgileri istedi. Ekibin üyeleri, bu maddenin cismin içindeki sıvıyla aynı yapıda olduğunu söylediler.&lt;br /&gt;Parçalar, U.K.’nin zihninde yavaş yavaş birleşmeye başlamıştı. Uzun bir süredir buradaydılar ve bu tür bir törene ilk kez rastlıyorlardı. Demek ki bu tören, belirli zamanlarda ve belli bir amaç için gerçekleştiriliyordu. Bu da, hiç kuşku yok ki, cismin içindeki biyokimyasal yapının canlılığını sürdürmesini sağlamaktı.&lt;br /&gt;Araştırmanın bundan sonraki kısmı, ilişkilerin gerçek sırasına uygun olarak gerçekleşti. Önce, bu sıvının, yaratıktan nasıl elde edildiği, daha doğrusu nasıl alındığını öğrendiler. O garip tören, yaratığın bu sıvıyı salgıladığı zamanlara rastlıyordu. Töreni izleyen birkaç gün boyunca, bu sıvı ilkel yöntemlerle yaratıktan alınıyor ve cismin içindeki biyokimyasal yapıya aktarılıyordu.&lt;br /&gt;Araştırma ilerledikçe ilginç bir sonuçla daha karşılaştılar. Yaratıkla topluluk arasındaki ilişkinin temeli de kimyasaldı. Yaratık, yaşamının ilk anlarında itibaren topluluk üyelerinin birbirlerini tanımak için kullandıkları maddeyi taklit etmeye başlıyor, bu sıvı yardımıyla topluluğun bir üyesi olarak kabul edilmeyi başarıyor ve kısa yaşamını bu yolla sürdürüyordu. Belki de asıl “efendi” oydu. Topluluk ise yaratığın belirli zamanlarda salgıladığı sıvıyı cismin içindeki yapıya aktarıyordu. Zincirleme bir asalak yaşam söz konusuydu yani.&lt;br /&gt;Bu işlemlerin ayrıntıları, U. K.’yi hiç şaşırtmamıştı. Bu yaratıkların zaten çok kısa bir ömürleri vardı ya da bunun böyle olması istenmişti. Tahminine göre, birinin yaşamı sona erince, bir ikincisi geliyor ve bu böyle sürüp gidiyordu. Ancak, yanıtı verilmemiş sorular vardı hâlâ. Bunu kim, neden yapıyordu? Bu cismi yapanlar neredeydi? Topluluğun gerçek yapısı bu muydu, yoksa o da cismi yapanlar tarafından mı oluşturulmuştu? Neden böyle bir sosyal sistem kurulmuştu?&lt;br /&gt;Birkaç hafta sonra, merkezden, cismin yapıldığı element hakkındaki bilgiler geldiğinde birçok şey çözüldü. Bu element, o ana dek, çok uzun bir süre önce yok olmuş bir gezegende görülmüştü yalnızca. Bu gezegen ise, dokuz gezegenden oluşan küçük bir güneş sistemine aitti.&lt;br /&gt;U. K., merkezden, bu gezegen hakkında bilgi gönderilmesini istedi. Gelen ilk bilgilerden işine yarayacağını düşündüğü kategorileri tespit etti ve bu kategoriler hakkında daha ayrıntılı bilgi istedi. Sonunda aradığı şeyi bulmuştu. Bu gezegende yaşayan canlı türlerinden biri dikkatini çekmişti. Bu tür, yeraltında açtığı tünellerde koloniler halinde bir yaşam sürüyordu...&lt;br /&gt;U. K., gelen tüm bilgileri inceledikçe, Alus’ta yıllardır gözlerinin önünde olup bitenleri tekrar yaşar gibi oldu. Tahminine göre cismi yapanlar, bu canlı türünün biyokimyasal yapısını, yaşam biçimini ve “sosyal” sistemini Alus’lu toplulukları köleleştirmede bir model olarak kullanmışlardı ya da buradaki yaşam yalnızca bir simülasyondu. Bunun amacı, hiç kuskusuz, bir amaç için buraya konulmuş olan biyokimyasal yapının canlılığını sürdürebilmesiydi. Ancak, uzun süre önce yok olmuş o gezegendeki canlıların, belki de kendi bilinçlerini temsil eden o garip biyokimyasal yapıyı bu cismin içine koyarak ne tür bir oyunun son elini oynadıklarını belki de hiç çözemeyeceklerdi.&lt;br /&gt;U. K., sıkıntı içinde bunları düşünüyordu. Sonra, o gezegenle ilgili olarak merkezden gönderilen bilgileri incelemeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Sol El&lt;/em&gt;" kitabından &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-4520440659466228991?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/4520440659466228991/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=4520440659466228991' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/4520440659466228991'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/4520440659466228991'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/i-son-el.html' title='I- SON EL'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-6974401171315112767</id><published>2007-05-21T10:34:00.000+02:00</published><updated>2007-10-15T15:10:57.587+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>ŞEY DİLİ</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Murat Belge’ye&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini açtığında, havaya savrulan küçük kristal parçalarını gördü önce. Kendi çevrelerinde hızla dönerek oradan oraya uçuşuyorlardı. Döndükçe köşeleri belirginleşiyor, bu da hareketlerinin daha hızlı ve kesik kesik algılanmasına yol açıyordu. Arada, köşelerden birinin ardından, bir gökkuşağı çıkıveriyordu.&lt;br /&gt;Başını yukarı kaldırdı. Karşısındaki duvarın üst kısmında, tavana yakın bir yerde küçük bir pencere olduğunu fark etti. Oradan giren güneş ışığı, odanın içinde aydınlık, konik bir alan yaratıyor, bu ışıktan piramit içinde uçuşan toz zerreciklerini iyice belirginleştiriyordu. Odanın içindeki en hafif bir esinti dahi onları etkiliyor, hareketlerini hızlandırıyor ya da yönlerini değiştiriyordu. Eliyle küçük bir rüzgâr yarattı, gözlerini kıstı. Küçük kristal parçaları, o yerçekimsiz ışıktan piramit içinde yine oradan oraya savrulmaya başladılar; hızlandılar, birbirleriyle çarpıştılar, esinti durunca da eski ağır tempolarına geri döndüler.&lt;br /&gt;Kendini dinledi. Zihni öyle dingindi ki. Oraya bir akşam vakti getirilmişti ve zamanının büyük bir bölümünü uyuyarak geçirmişti. Açlık uykusunu getiriyordu. Geldiğinden beri tek ve derin bir uykudaydı sanki. Düşlerle bölünen bu uyku, zamanın nasıl geçtiğini unutturmuştu. Yüzlerce düş görmüştü sanki. Uyandığında gördüğü düşün etkisinden bir süre kurtulamıyor, düşünüyor, gördüğü düşü anımsamaya ve yorumlamaya çalışıyordu. Ona ne olacaktı? “Çıktığında bambaşka bir insan olacaksın” demişlerdi. Uykuyla uyanıklık arasında geçen anlarda, bölük pörçük anılar, düşlerinde gördükleriyle birleşerek üşüşüyorlardı zihnine. Hiçbir görüntü sonuna dek gitmiyordu; başka bir zamana ait başka bir görüntü ya da bir düş parçası bölüveriyordu belleğinin sürekliliğini.&lt;br /&gt;“Her türlü uyarandan uzak tutarak kendini, bütünlüğünü bulacaksın” demişlerdi. Bazen geçmiş öyle derin, gelecek ise o kadar belirsiz gözüküyordu ki ona, kendi anımsadıklarıyla ona anlatılanlar ve tarih kitaplarında okudukları arasında yolunu kaybediyor, önceleri başka bir bütüne aitmiş gibi gördüğü bir şeyi birdenbire kendisininmiş gibi hissediyordu ya da tam tersi, o güne dek kendisine aitmiş gibi hissettiği birçok şeyin, ondan uzaklaşarak birden başka bir bütünün parçaları haline geldiğini görüyordu acıyla ve onu diğerlerinden ayırıp kendinin kılamıyordu bir türlü.&lt;br /&gt;“Her şeyi, her şeyi sil kafadan; bırak bomboş kalsın zihnin. Öylesi daha iyi. Hiçlik iyidir. Sessizlik iyidir. O sessizlikte kendine ait sesleri daha iyi duyarsın. O hiçlikte ağır ağır, acele etmeden oluşturursun benliğini. Bomboş bir odayı kendine ait eşyalarla döşemek gibidir bu; başkasına ait eşyalarla dolu bir odayı nasıl kendinin kılamazsan, ‘dolu’ bir zihin de rahat vermez sana, hep nedenini bilmediğin bir huzursuzluk duyarsın ve tüm eylemlerine tereddüt bulaşır.”&lt;br /&gt;Önce bir tür yıkıcılık, sonra da hiçlik. Anladığı buydu. “Önemli olan benliktir. Kişilik dediğimiz şey, sonsuz zaman içinde küçücük bir nokta kadar bile değeri olmayan ve daha ‘kolay’ yaşamak için uydurulan bir şeydir. Önümüzde uzanan sonsuz zamana, ilerledikçe görüş alanımıza girenlere bakarak hep oynamalıyız onunla. Bu çok zordur. Yakıp yıkarken, parçalarken benliğimiz de parçalanabilir.”&lt;br /&gt;Amaç, hiçliğe ulaşmak mıydı ve bunun yolu yıkıcılıktan mı geçiyordu? Sonuçta ortaya çıkana da şaşırmamak gerekiyordu. Peki sonra? Yani eğer hiçlik de son amaç değilse, sonra ne olacaktı? İnsan bu kalabalık ve gürültü içinde kendini nasıl seçebilirdi? Bir şey ne zaman ona ait olurdu? Böyle bir şey gerçekten de mümkün müydü? İnsan, kendisine birtakım keseler içinde sunulan taşların hepsini, keseleri bir tarafa atıp önüne dökerek, hangisi değerli hangisi değersiz, hangisi kendisine uygun hangisi değil diye, sonsuz gibi görünen bir ayıklama sürecine girmiyor muydu? Bu, bir yoldu. Bir yol da keseler arasında seçim yapmak, sonra da onun içinden çıkan taşları, değerli değersiz ayrımı yapmadan üzerinde taşımaktı. Başka bir yol da taşları da keseleri de fırlatıp atmak ve eli boş kalmaktı.&lt;br /&gt;O sırada kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri dolan güneş ışınlarından gözleri kamaşarak baktı kapıda beliren gölgeye; elinde bir şeyler tutuyordu. Bir süre eşiğin öbür tarafında öylece durdu, sonra içeri doğru eğilerek elindekileri odanın toprak zeminine bıraktı.&lt;br /&gt;Adam (ya da kadın), kapıyı kapatıp gittikten bir süre sonra yerinden kalkıp kapıya doğru ilerledi. Kapı, üç adım solunda, odanın uzun kenarındaydı. Elleriyle yere bırakılanları yokladı. İki tas koymuşları yere. Birinde bir avuç haşlanmış mısır tanesi, diğerinde su vardı. Su dolu tası alıp yerine döndü ve ağır ağır acele etmeden biraz su içti.&lt;br /&gt;Gözkapakları ağırlaşmaya başlamıştı. Birden içinde bir sıkıntı duydu. Biraz önce neler düşündüğünü bile anımsayamıyordu. “Hiçbir şey bilmiyorum aslında ben, hiçbir şey bilmiyorum” dedi fısıltıyla.&lt;br /&gt;Uyandığında odanın büyük bir bölümü karanlıktı. Karşı duvardaki küçük pencere, koyu mavi bir dikdörtgen olarak duruyordu karşısında. Yerinden kalkıp pencerenin altına geldi ve başını yere iyice yaklaştırarak gökyüzünü görmeye çalıştı. Solgun bir mavilik... Gündoğumundan önceki alacakaranlık olmalı, diye düşündü. Yerine döndü, dünden kalan mısırları yedi, biraz daha su içti. Aradan bir on dakika bile geçmemişti ki, karşı duvardaki koyu mavi dikdörtgen de silindi. Akşam olmuştu. Demek, biraz önce gündoğumundan önceki alacakaranlık zannettiği solgun ışık, güneşin yeryüzüne gönderdiği son ışıklardı. Bu, zaman kavramını tamamen yitirmiş olduğunun ilk işaretiydi. Yeni uyanmıştı ama kaç saat ya da kaç gün uyumuştu, bilemiyordu. Biri mısır, diğeri su dolu iki tası her gün mü getiriyorlardı; bunu bile kestiremiyordu. Bunları getiren kişinin -kadın mı erkek mi onu da çıkaramıyordu- sadece siluetini görebildiğine ve arka taraf keskin bir ışık içinde olduğuna göre, güneşin gökyüzünde iyice yükseldiği saatlerde kapısı açılıyordu. Ancak, aynı kişi ertesi gün ya da aynı günün akşamı belirsiz bir saatte geldiğinde, bu olayı bir ölçü yapma olanağından da yoksun kaldığını anladı. Ne zaman gelecekleri belli olmuyordu. Kapısı bazen kısa, bazen de aradan günler geçmiş gibi gelen uzun aralıklarla açılıyordu. Hiç konuşmuyordu adam ya da kadın. Uzun, koyu renk bir elbise giyiyordu. Saçları omuzlarına kadar iniyordu. Yaşı da anlaşılmıyordu tabii ki. Onun gelişi, dümdüz bir çizgide kesintisiz akan zamanı bölüyor ve onu dalmış olduğu düşüncelerinden uzaklaştırıyordu. Belki böylesi daha iyiydi, kim bilir. Sonunda onu da fark etmez, daha doğrusu algılamaz oldu. Böylece zaman, eski kesintisiz akışına döndü yeniden. Karnı her acıktığında kapının önüne gidiyor ve iki tası da orada buluyordu her seferinde.&lt;br /&gt;Her şeyin başlangıcını düşünmeye çalışıyordu ama boşuna. Hem ne fark ederdi ki? Şimdi buradaydı işte. Bir zamanlar, dünyanın, kalabalıkların ortasında bir “ev” yapması gerektiğini düşünüyordu ve bu düşünceyle yola çıkmıştı. Bu bir tutkuydu onun için. O zaman, onu buna iten -kelimenin tam anlamıyla bir itilişti o- nedenler arasında çok gerilerden gelenler olduğunu fark etmişti şaşkınlıkla. Bunun bir ucu, yaşamının anımsamak bile istemediği sisli, puslu günlerine dek uzanmakla kalmıyor, daha da gerilere ama o döneme göre seslerini, renklerini ve kokularını hâlâ içinde yaşattığı, kutsal olarak addettiği ve bilincinin sisli bir bölümünde gizlenen (sakladığı?) günlere dek gidiyordu. Onu, “ne olursa olsun gerçekleştirilmesi gereken, sağduyudan yoksun bir istek” kılan şey bunlar mıydı acaba? Önce böyle beliriyordu; ne olursa olsun!.. Bunun bilinçle bağlantıları ise çok sonraları kurulabiliyordu; bazen de hiç kurulamıyordu bu bağ. Böyle düşünüyordu, daha doğrusu böyle hissediyordu. Ancak bu isteği gerçekleştirirse mutlu olabileceğine inanıyordu. Ondan önce bir kaosun içindeydi ve o kaosun içinde de kendini kaybetmişti. Ortada “ben” diyebileceği bir şey vardı hâlâ belki ama onu o biçimde istemiyordu, çünkü “ben” ile “ben olmayan” onun gözünde bile karışmıştı. Bundan kurtulmanın ve gerçekten “ben” olan şeyi ortaya çıkarmanın yolunun, kendini sıfırlamak olduğunu düşünüyordu. O zaman, anlamını bilmeden yaptığı şey buydu. Bunu da daha çok kendini koruma içgüdüsüyle yapıyordu. İçinde kocaman bir boşluk açıldı böylece. Artık yaşamdan ayrı bir boyutta gezinmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;Oyunu ve tasarlamanın gücünü aynı zamanda fark etmişti ve yaşamda tasarlarken olduğu gibi davranılabilseydi, sonsuza kadar beklemeyi göze almak gerekirdi, diye düşünüyordu. Bu, gerçeğe eklemek istedikleri konusunda ona yardımcı olduğu gibi, onu her zaman kaygıya boğmuş olan ve yaşamın hızına yetişemediğini hissetmekten doğan illeti de tedavi ediyordu. Yaşamla ve kendisiyle alıştırmalar yapıyordu. Tasarlamanın ayrılmaz parçası olan oyun ise kendini merak etme hastalığına yakalanmış olan benliğini -o zaman bundan ne kadar söz edilebilirdi, kendisi de bilmiyordu- tedavi ediyordu. Ancak her şeyin -birçok şeyin demek daha doğru- iki ucu vardır; tasarlamanın da... Tasarlamanın onu büsbütün yalnızlaştırdığını fark ettiği zaman öğrendi bunu. Oysa bu, kendini bütünlemenin bir yolu gibi gözüküyordu ona, çünkü o zamanlar kişilik diye bir şeyin olabileceğine inanıyordu.&lt;br /&gt;Sessizlik içinde aşklar yaşadığını, ruhunu geleceğe tutsak etmiş insanlar tanıdığını düşünüyordu. İçinde akacağı yatağı bir türlü bulamayan günlerin tortusu hızla birikiyordu. Yatak yoktu belki de. Belki de onu kendisi yok etmişti. Yeni bir yatak açılıncaya kadar belleğin bir köşesinde saklanan ve tozlanan, bulanan an(ı)lar ve büyüleyici ilk etkiyi koruma telaşı... Kendini, geçmişini anlayamamış biri gibi görüyordu ve her şeyi, hiçbir zaman yakalayamayacağı bir hız içinde algılıyordu. Telaş, kaygı, kaybetme korkusu o zaman yerleşti ruhuna. Oysa insan kendine ait hiçbir şeyi kaybetmezdi. O, zamana karşın döner gelirdi. Bunu çok sonraları anladı. Oysa o zamanlar, hep bir şeyin ucunu kaçırdığı, geciktiği duygusunu yaşıyordu. Sessizlik gerekiyordu ona ve o (sessizlik), her zaman bulabileceği bir yerde olmalıydı. Yaşamı ve insan ruhunu oluşturan dokuyu bulamıyordu bir türlü. Uçucu duygular, uçucu sözler... Kendini anımsamaya çalışıyordu! Yüzünü ertelemişti ve hiç konuşmuyordu. Hiç konuşmuyordu. Gelecekle geçmiş, garip ve anlamsız bir biçimde etkileşmeye başlamıştı. Onu neyin belirlediğini bilemiyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Zamanı yakalayamıyordu ama onun tutsağı olmuştu. Kendi sözlerini kendisi eskitiyordu. Hiçbir yerde “duramıyordu” ve korkuyordu. Çevresindeki her şeyin çok güçlü olduğunu düşünüyordu. “Karışma”yı göze alamıyordu, çünkü biliyordu ki “onlar”ın rengi çıkacaktı. Güçsüzlüğünü hissetmekten kaynaklanan yıkıcı bir alayla bakıyordu dünyaya ama aynı zamanda kırılgandı. Can sıkıntısını da o zaman tanıdı, çünkü gündelik yaşam içinde kaybolup gittiğini hissediyordu. Kişinin kendini bütünlüklü olarak hissedebileceği bir atmosferden yoksun olması, sonunda onu, hayatı vahşice kullanan biri haline getiriyordu. Ruhunda ise korku ve hüzün, çiftleşen iki yılan gibi birbirlerine sarılıyor ve sevişmeleri uzadıkça uzuyordu. Korku -ya hiçbir şey olmuyorsa- ve hüzün -her şey ölüyor-.&lt;br /&gt;Kendini sıfırlama çabası başarıya ulaşmış mıydı acaba? Zaman zaman durup bu soruyu soruyordu kendine. Bu çabanın başarıya ulaşmasının sonucu olan boşlukta mıydı? Tasarlamanın ve oyunun gücünü fark edişi ve eyleme geçirişi, bu çabanın başarılı olduğu anlamına mı geliyordu? Kendi dilini ve sözlüğünü onun sayesinde oluşturmuştu belki de. O boşluk, aynı zamanda güvenlik yokluğu anlamına da geliyordu, daha doğrusu boşluğun kendisi güvenliksizdi ve belki de -ileride anlayacağı gibi- varoluşun özü de bu güvenlik yoksunluğuydu. Güvenliksiz bir yerde kime güvenebilir ki insan? Güvendiklerinden işe koyulma, diyordu bir ses ona. Yeni filizleri bin bir güçlükle yeşertiyordu ve birçoğu çok çabuk ölüyordu. Kendini kolayca ve çabucak güvencede hissetmemesi, kendinden fazla emin olmaması gerekiyordu. Sözcüklerini güçlendirmeliydi. Bunu da onları kolayca kullanmayarak yapıyordu. Ona göre, sözcüklerin de bir gururu vardı ve gerçek öğrenme buydu. Müdahale etmeden izledi her şeyi. O zaman bir sözcük -anahtar sözcük- o şeyi akıcı hale getiriyor ve anımsamanın kapılarını açıyordu. Bu yolla varoluşun içindeki dokulara ulaşabiliyordu. Yıkıcılığın ardından seyircilik gelmişti. Zaman, her birinde farklı akar. Yavaş yavaş kendi sesini işitmeye ve düşünce ile söz arasındaki eşgüdümü sağlamaya başlamıştı. Dilsizlikten kurtulmanın ilk işaretleriydi bunlar. Sözcükleri güçlenmeye başlamıştı. İnsan varoluşun içine fırlatılmıştır ve insana miras kalmıştır; hepsi bu ve hep bir şeyin içindeyiz, dışarı çıkamayız hiçbir zaman, diye düşünüyordu. O zaman inanacak ne vardı? Dışarı çıkmak için, her şeyin “ilk”ine ulaşmaya çabalayabilir kişi ama bu da işe yaramaz, sonuç vermez. Sonsuz zaman içinde ne ilk var, ne de son. Sonu gelmez bir reddetme ve parçalarına ayırma uğraşına da girebilir insan. Sonunda, birçoklarının yaşam dediği gündelik yaşamın dışına atıldı ya da çıktı ve geri dönülmez bir yola girdi. “Sonuna kadar git, korkma” dedi bir ses. “Bir süre karanlıkta ilerlemek zorunda kalacaksın ve bir boşluğa düşer gibi olacaksın ya da yer ayaklarının altından çekiliyormuş gibi olacak. Korkma gir içine, onun içinde gezin. Önemli olan deneyimdir.” Böylece ruhunun gerçek isteklerinin ve tek başınalığının farkına vardı. Sonsuz bir süreçti bu. Hep bir yerde “durması” gerektiğini düşündüğü için huzursuzdu. Oysa şimdi yavaş yavaş gevşek varoluşa alıştırıyordu kendini. Salınımda olan bir şeyi görebilmek için, salınımda olmak gerekir, diyordu. Bir yerde “durursa” göremezdi ve bundan, yakalayamamanın verdiği kaygıyı ve huzursuzluğu duyardı. Peki o zaman anlam neredeydi? Var edende mi, var olanda mı? Artık bazı şeylerin dışına atılmıştı; bir daha içlerine giremeyecek biçimde... Algıları bile değişmişti. Yaşamın içindeki akıldışını görebiliyordu ve korkuyordu. Buna karşı koyabilmek için kendini uyuşturma yolları arıyordu ve bunun, Tanrı’nın ona verdiği bir ceza olduğunu düşünüyordu. Ruhuna da bedenine de bir ağırlık çökmüştü ve uykuda gibiydi. Bu yarı bilinç durumunun ardından ise yeni bir parlaklığa ve netliğe uyandı.&lt;br /&gt;Belirsiz bir zaman önce düşündüğü taşlarla ilgili benzetme geldi aklına ama bir türlü dönemiyordu o düşüncelere. Dönüp dolaşıp hep aynı yere mi geliyordu yoksa? İnsan, varoluşundan önceki zamanları kendi zamanı içinde eritebilir miydi? Bunu nasıl yapabilirdi? Yapamazsa ne anlamı vardı varoluşunun? Peki ya Tanrı? Her şeyin suçlusu oydu belki de. Bize dünyayı verip sonra da köşesine çekilen Tanrı... Bir görünüp bir yok olan Tanrı... Her şey olabilir. Böyle, her şeyin olabileceği bir noktada durmak ve bakmak. O zaman Tanrı bir görünür, bir yok olur. O, olabileceklerden sadece biri. Bir sonu var mı bunun? Bunun böylece gidip durduğunu bile bile... Düşüncesini bir yerde nasıl durdurabilirdi?&lt;br /&gt;Gözünün ucuyla kapının açıldığını, gölgenin aynı yere iki tas koyduğunu ve kapıyı kapattığını gördü. Acıkmamıştı, susuzluk da duymuyordu. Bu yüzden yerinden bile kıpırdamadı. Giderek daha az yiyor, daha az su içiyor ve daha az uyuyordu. Uyandığında bazen oda tümden karanlık oluyor, bazen de küçük pencereden giren solgun bir ışıkla hafifçe aydınlanıyordu. O zaman oda bir süre alacakaranlıkta yüzüyor, sonra tümden karanlığa gömülüyordu. Önce ayarı hafifçe yükseltilen bir gaz lambasının yaydığı ölçüde bir ışıkla aydınlanıyor, sonra aynı gaz lambasının kısılmasıyla yavaş yavaş kararıyor, lambanın tümden kapatılmasıyla da karanlığa teslim oluyordu. Gözlerini kapadığında bu olayı -ışığın yavaşça artması, sonra giderek yok olması- gözkapaklarının kırmızı-siyah perdesinde hızlandırılmış bir biçimde görebiliyordu.&lt;br /&gt;Zamanla bu perdenin kapkara derinliklerinden uçuşarak kendisine doğru gelen birtakım şekilleri fark etti. Önceleri -yani onları ilk fark ettiğinde- belli belirsizdiler, sonra yavaş yavaş kendilerini iyice belli etmeye başladılar. Onun tanıdığı bilinçlilik şekillerinden farklı bir bilinçliliğe sahiptiler sanki. Uzaklardan gelen bu görüntüler, bazen hiç tanımadığı, yaşamı boyunca hiç görmediği bir yüz, bazen bir manzara, bazen de ne olduğunu anlayamadığı, daha doğrusu o güne dek gördüğü hiçbir şeye benzetemediği bir şekil oluyordu. Uzun bir süre onlarla oyalandı. Artık gözleri açık da olsa, o garip şekillerin zemini, ortamı, çevresi, parçası ya da ait olduğu bütün (embriyonu saran, koruyan, büyüten amniyon kesesi gibi) olan kara perdeyi ayırt edebiliyordu. Hem zaten fark etmiyordu artık; gözlerinin açık ya da kapalı oluşu bir şeyi değiştirmiyordu.&lt;br /&gt;Perdede nasıl bir şekil oluşacağını merakla bekliyordu. Sonra onlarla oynamaya başladı. Aradan çok uzun olmayan bir zaman geçtikten sonra da bu şekillerin, iyice incelemesine yetecek kadar bir süre boyunca, gözünün önünde bir yere tutturulmuşlar gibi hiç değişmeden kalabilmelerini sağladı. Bir süre sonra, görüntüyü istediği zaman gözlerinin önüne getirebilmeyi, sonunda da istediği şekli yaratmayı başardı. Gözlerini kapatıp “Şimdi şöyle bir şekil görmek istiyorum” dediği anda o şekli görebiliyordu. Bu biçimde yüzlerce, belki binlerce şekil gördü. Bunlardan bir kısmı o güne dek gördüğü şekillerin aynısıydı, bir kısmı onlara az çok benziyordu, diğer bir kısmı ise onlarla en küçük bir benzerlik dahi taşımıyordu. Bu sonuncuları o yaratmıştı zihninde. Sonra onların, aslında zihninde onlardan da önce var olan birtakım işlevlerin -bunların dışarıdaki dünyayla bir ilgileri yoktu, orada bir karşılıkları ve yerleri yoktu- karşılıkları olduklarını anladı. Bunlar, şimdi kopmuş olduğu yaşama eklemek istediği ya da orada var olan benzerine bir seçenek oluşturması için kendisinin de farkına varmadığı bir biçimde geliştirdiği işlevlerdi. O, artık karşısından hiç gitmeyen kara perdede gördüğü şekil (nesne?) aracılığıyla ve geriye doğru yaptığı bir yolculukla işleve doğru gidiyordu ve zamanla bunların, belli bir biçimde ve belli bir sırayla bir araya gelerek, kendine özgü bir dünya oluşturmaya başladıklarını fark ediyordu. Önce, kabaca üç gruba ayırdığı bu şekillerden ilk gruba girenleri adlandırmaya başladı. Her gün, bir önceki gün adlandırdığı şekilleri gözden geçiriyor, sonra da yenilerini adlandırmaya geçiyordu ama günler ve şekiller üst üste yığılmaya başladıkça, çok güvendiği belleğinin yardımıyla bu işin üstesinden gelemeyeceğini anladı ve kapı ilk açıldığında, gelen kişiden bir mum ya da bir gaz lambasıyla, onları yakacak bir şey istemeye karar verdi.&lt;br /&gt;Önceleri, zamanının büyük bir bölümünü artık bedeninin şeklini almaya başlayan ve ona yaşamının filizlenmeye başladığı ılık, nemli, karanlık ortamı çağrıştıran yatağının ılık koynunda geçiriyordu; böyle zamanlarda, şekilleri “görmeye” çalışıyordu... Gaz lambasını aldıktan sonra, gördüğü şekillerin adlarını bu küçük odanın gaz lambasıyla aydınlanan duvarlarına kazımaya başladı. Şekillerin sayısının giderek artacağını düşünerek, küçücük işaretlerle yazıyordu yazıları. Bu adlar, şekillerle neredeyse aynı anda doğuyorlardı zihninde.&lt;br /&gt;Birinci grubu bitirdiğinde -durmadan yeni yeni şekiller, nesneler ve dolayısıyla adlar anımsıyordu- odanın bir duvarı dolmuştu bile. Bunlar daha çok somut varlıkların adlarıydı. Kavramları adlandırmayı bitirdiğindeyse ikinci duvarın yarısını doldurmuştu. Sonra sırayla ikinci gruba -var olan somut varlıklara ve kavramlara az çok benzeyenler- ve üçüncü gruba -bütünüyle kendi yaratımının ürünü olanlar- giren “şekilleri” adlandırdı. Daha sonra da yavaş yavaş “sözcük hazinesi” tamamlanan garip bir dilin alfabesini çıkardı.&lt;br /&gt;21 harflik bir alfabeydi bu ve 5 sesli 16 sessiz harften oluşuyordu. Aslında ortaya çıkan bu dizgeye “dil” demek olanaksızdı, çünkü o, var olan bir dil temel alınarak ve ona paralel olarak -bu yüzden “paralel dil” denilebilirdi ona- oluşturulmuş bir tür şifreleme -bu yüzden de “şifre dil” olarak adlandırılabilirdi- oluşturulmuş bir işaretler ya da şifreler sistemiydi. Anlaşılacağı gibi bu “dil”in kendine özgü kuralları yoktu; onda kaynaklandığı dilin kuralları geçerliydi.&lt;br /&gt;Artık, kapının açılmasıyla ışığın bir anlık artışı, ona bu uzun inziva ve oruç sürecinin izin verdiği yiyecekleri tüketme saatini bildiriyordu. O zaman usulca yerinden kalkıyor ve bırakılan yiyecekleri, artık ezberlediği yerlerinde buluyordu. Gündüz ve geceyi, odanın bir duvarındaki tavana yakın küçük aralıktan -batıya bakıyordu- gelen gün ışığı yardımıyla ayırt edebiliyordu. Ancak, artık bir başlangıç noktasından yoksun olduğu için ve baştan beri bir takvim de tutmadığından, zamanı bölme olanağına sahip değildi. Uyandığında dışarıdan gelen ışık miktarından, güneşin doğmakta mı, yoksa batmakta mı olduğunu kestiremiyordu çoğu zaman. Kendisine ne kadar zamanda bir yiyecek getirildiğini, kaç saat uyuduğunu, kaç saatte bir yemek yediğini de kestiremiyordu.&lt;br /&gt;Dilin neredeyse tamamlanmak üzere olduğunu hissettiği bir andan sonra onu belleğine kazıma işine başladı. Ilık yatağında yatarken daha önceki aşamaları gözden geçiriyor, şekilleri tek tek yeniden gözünün önüne getirmeye çalışıyor, sonra da adlarını tekrarlıyordu. Belleğinde bir boşluk hissettiğindeyse, yerinden kalkıp gaz lambasıyla aydınlattığı duvarlardaki yazıları okumaya çalışıyor, aradığı sözcüğü bulunca da ancak üç-dört adım atabildiği odanın içinde dolaşarak onu tekrar belleğine yerleştirmeye çalışıyordu. Zaten yavaş yavaş o dilde düşünmeye başladığını fark ediyordu. Kendisine ana rahminin sıcaklığını sunan bu odada, zamanın tümüyle dışına çıktığını hissediyordu. O zaman, o an kendisinin içinde olduğundan çok farklı bir deneyimi yaşayan başka bir kişiyle arasında hiçbir fark olmadığını sezinliyordu. Uzay boşluğunda ışık hızıyla ilerleyen bir aracın içinde tek başına yolculuk eden bir kişiyle arasında nasıl bir fark olabilirdi? Belki de o, üzerinde yaşarken ona uçsuz bucaksızmış gibi gelen yerkürenin küçük mavi bir topa benzeyen ve uzaklaştıkça küçülen görüntüsünün ona sağlayabileceği bir ayrıcalığa sahipti yalnızca. Peki bu ayrıcalığa sahip olmak nasıl bir şeydi ve ona ne sağlıyordu? Sadece kendisinin değil, üzerinde yaşadığı gezegenin de kozmostaki yeri konusunda bir bilinç belki. Bunun için ışık hızına mı gerek vardı? Onunki, yeryüzünde pek az kimseye nasip olan türden bir ayrıcalıktı. Üstelik kazandığı bu yeni bilinç türü, yeryüzündeki yaşamını sürdürürken birtakım zorluklarla, açmazlarla karşılaşmasına da yol açabilirdi. Bu, onun da başına gelebilecek olan şey değil miydi? O zaman, aradaki farkı yaratan şey neydi? Burada ya da orada olmak, ne anlama gelirdi? Ulaşılması gereken başka bir hız, dışına çıkılması ve oradan bakılması gereken başka bir evren her zaman var olacaktı. Bu sonsuz sürecin bir yerinde durmak mı gerekiyordu? Bulunacak ve bütünleşilecek, aynı olunacak Ruh nerede duruyordu? Bizim hiçbir zaman çıkamayacağımız bir “dışarı”da mı? Böyle düşününce, karşısına halka halka genişleyen bir kozmos çıkıyordu. Bizim, yaratıcıya özgü ereklilikten doğan bir anlamı olduğunu düşündüğümüz ve “düzen” diye adlandırarak hayranlıkla seyrettiğimiz şey, kocaman bir rastlantılar yumağı ve sonu olmayan, amaçsız bir süreç değil de neydi? Bunların, art arda ve birbirlerinin içine geçerek oluşturdukları zincir öyle ince ve karmaşık bir yapıya sahipti ki sonunda bize bir amaç varmış gibi görünmeye başlamıştı. O’nun için önemli olan, yaşamın belli bir formu değil, yaşamdı; bu da tabii ki kendi yaşamıydı. Bizim içinde bulunduğumuz yaşam, onun “yaşam”ı içinde “ölüm”ü simgeleyen parçalar olabilirdi pekâlâ.&lt;br /&gt;Bütün bunları kendi icat ettiği dilde düşünüyordu ve zaman, önünde ve arkasında bir bütün halinde uzayıp gidiyordu. Bizler onun için birer ayrıntıydık. Bunun tam tersi, ancak belli bir amaç -biz bunu asla bilemeyiz, çünkü onun düşünce bütünlüğüne, gücüne, genişliğine ve sürekliliğine asla ulaşamayız- doğrultusunda, tasarlayarak yaratan -bu yaratımın, yarattığında tecelli etmek, kendi örneği ve parçası olarak yaratmak olduğunu ileri sürenler de var- ve yarattığına sonsuz bir şefkat, bağışlayıcılık -her iki anlamda da- ve koruyuculukla yaklaşan bir İrade varsa geçerlidir. O zaman bizler onun için birer ayrıntı olmaktan çıkıp her adımının işleyişte bir yeri, anlamı ve önemi olan -dolayısıyla her sürçmenin de; o zaman bu sürçmeleri, yanlış atılan adımları düzelten ya da daha bunları baştan önleyen bir düzenin olması gerekir, (ceza ?)- varlıklar haline geliriz. Peki onun görebildiği bütünü göremediğimize göre, işleyişine zarar vermeyecek adımları nasıl atabilirdik? Bunu da bize o “söyler”; kuşkusuz bizim anlayabileceğimiz araçları ve aracıları kullanarak.&lt;br /&gt;“Yaratmak” ya da “oldurmak”, birbirine karşıt iki gücün özellikleriydi. Biri “yapar”, diğeri “oldurur”du. Var olan biçimden ikisine de ulaşılabilir, ikisi de çıkabilirdi; yaratan bir Tanrı ya da oluşu sağlayan bütünsel bir enerji. Kuşkusuz o O’nun içindeydi, O da onun. Var olması ya da yok olması, O’nun için fark etmez. Çünkü O, her ikisinden de kendine katacağı bir güç elde eder, diye düşünüyordu. Her ikisi de aynı uzaklıkta duruyor, dedi fısıltıyla.&lt;br /&gt;Kendisinden önce bu odada bulunmuş olan kişileri düşündü. Gözlerini karanlıkta bir noktaya dikmişti. Odanın yavaş yavaş karanlıktan sıyrılarak alacakaranlıkta yüzmeye başladığını fark etti. Sabah oluyordu. Yatağından kalkmadan, güneşin iyice yükselmesini ve batıya doğru eğilerek ışıklarını küçük penceresinden içeri düşürmesini bekledi. Bir süre sonra, küçük pencereden giren güneş ışıklarının aydınlattığı konik alanda uçuşan toz zerreciklerini gördüğünde, buraya geldiği günü anımsadı ve tıpkı o günkü gibi onları izlemeye başladı.&lt;br /&gt;O günle bugün arasında sonsuz bir zaman uzanıyor gibiydi. Şimdi ise zaman, ışık-gölge oyununun gözle görülür kıldığı o bildik akışına yeniden kavuşmuştu. Yattığı yerden, ışıktan piramitin, yarı geçirgen zarından renkli bir sıvıyı içine alan bir hücre gibi karanlığı bünyesine aldığını ve giderek netliğini yitirip kaybolmaya başladığını görebiliyordu.&lt;br /&gt;Yerinden kalkarak gaz lambasını yaktı ve üzerlerine kazımış olduğu işaretlerle o bildik oyununu oynamak üzere, odanın duvarlarından birine doğru tuttu. Gördüklerine inanamayıp lambayı duvarın dört bir yanına doğru tuttu. Yine inanamadı. Öbür duvara doğru seyirtti. O da, tıpkı diğeri gibi, dokunulmamışlığıyla önünde duruyordu. Tam o sırada oda zayıf bir ışıkla aydınlandı. Kapıya dönüp baktı. Karşısında, elinde bir gaz lambasıyla biri dikiliyordu. Adam, “Artık çıkabilirsiniz,” dedi tok bir sesle ve ona doğru bir adım attı. Onun, bir erkek olduğunu şimdi fark edebiliyordu. Tahmininin aksine genç bir adamdı.&lt;br /&gt;“Zamanı geldi mi,” diye sordu.&lt;br /&gt;“Evet. Üç gündür buradasınız ve şimdilik bu kadarı yeter. Gözlerinizin ışığa yavaş yavaş alışması için akşam çıkmanız daha yerinde olur. Sabah hiçbir şey olmamış gibi uyanabilirsiniz.”&lt;br /&gt;“Üç gün mü, sadece üç gündür mü buradayım?”&lt;br /&gt;Sorusunu tamamlar tamamlamaz da yeni bir şey daha fark etmenin etkisiyle sarsıldı. Adam da o da, odanın duvarlarına kazımış olduğunu sandığı, belki de düşlerinde uydurduğu o dilde konuşuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Son El&lt;/em&gt;" kitabından&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-6974401171315112767?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/6974401171315112767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=6974401171315112767' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6974401171315112767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6974401171315112767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/ey-dili.html' title='ŞEY DİLİ'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-3447004566247886581</id><published>2007-05-21T10:33:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:45:20.042+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>II- AV</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Artık eskisi gibi değilim, biliyorum. Olamam da... Artık, eskiden bedenimi sürükleyerek üzerinde akar gibi ilerlediğim, şimdi ise “bastığım” toprağa, çürümüş yapraklara ve otlara yakın değilim. Toprağa ve gökyüzüne başka bir açıdan bakıyorum artık. Duruşum, sesim, bakışım değişti, bedenim de... Tüm bunların ruhumda ne zaman ve nasıl yankılanacağını ise bilmiyorum. Sanki dünyayla aramıza bir şey girdi.&lt;br /&gt;O inanılmaz acının hemen sonrasında, yaşamımda ilk kez hissettiğim ve beni o güne dek yaşadığım, bildiğim tek yerden uzaklaştırarak, tamamen yabancı bir yere doğru sürükleyen dürtünün, kısa bir önce başıma gelen olayla ve o yaratıkla olan ilgisini ancak şimdi kurabiliyorum. Yaşamımda ona benzer başka bir yaratık görmemiştim. O günü anımsadığımda içimi bir ürperti kaplıyor hâlâ.&lt;br /&gt;Güneş çoktan batmış, hava kararmıştı. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Her zaman yattığım yerden biraz uzaklaşmış, yiyecek bir şeyler arıyordum. Birden, havada o güne dek duymadığım yabancı bir koku duydum. O yöne doğru ilerlemeye başlamıştım ki biraz ilerideki çalılıkların arkasında bir ateş yandığını fark ettim. Olabildiğince sessiz olmaya çalışarak çalılıklara kadar gittim ve ne olduğunu anlamak için çevreyi kolaçan etmeye başladım. Aldığım yabancı kokunun kaynağını da o zaman fark ettim. Ateşin yanındaydı. Onun nasıl bir yaratık olduğunu anlamak için biraz daha yaklaşmak istedim. Birden yerinden kalkarak, arkasına gizlendiğim çalılıklara doğru gelmeye başladı. Elinde bir şey tutuyordu. Onun bu hareketinin bana yönelik olduğunu kavrayamadım, bu yüzden de yerimden bile kıpırdamadım ama birkaç saniye sonra, onu karşımda dikilirken gördüğümde oradan hemen uzaklaşmam gerektiğini anladım.&lt;br /&gt;Bir an göz göze geldik. Fark ettiğim tek şey, gözlerinin yüzünün ön kısmında olduğuydu. O bana bakıyordu, ben de ona. Korkudan, kendime de yabancı gelen garip bir ses çıkardım. Tam o sırada hareket etti ve gözden kayboldu. Ben de geriye dönerek hızla oradan uzaklaşmaya başladım. Biraz ilerlemiştim ki o şiddetli acıyı hissettim. O güne dek böyle bir acı hissetmemiştim. Sanki, yeryüzünün bir parçası bedenimin altından yok olup gitmişti. Nereye gideceğimi şaşırmış bir durumda oradan oraya koşup duruyordum. Acının gerçek kaynağını neden sonra fark ettim. Bedenimin küçük bir parçası yoktu. Yaratık bana bir şey yapmıştı. Kaçmaya devam ettim.&lt;br /&gt;Her zaman yattığım yeri bulmakta epey zorlandım. Çok güçsüz ve yorgundum. Olduğum yere kıvrılıverdim. Aynı anda da bedenimde garip bir hareket başladı. Önce, kabuğum yaranın olduğu yere doğru hızla genişleyerek orayı örtmeye başladı. Sanki, kabuğumun üzerinde kocaman, geniş bir ırmak vardı da hızla oraya doğru akıyordu. Tüm hücrelerim yer değiştiriyor gibiydi. Tam, 20-25 santimlik bir kısalma dışında yine eski halime döndüğümü, bu garip ve anlaşılmaz olayın sona erdiğini düşünmeye başlamıştım ki bu kez de içimde bir şeyler kıpırdanmaya başladı. Biraz önce kabuğumun üzerinde olan ırmak, içime girmişti sanki ve hızla yine o bölgeye doğru akıyordu. Bedenimin bazı yerlerindeyse bir yoğunlaşmanın başladığını hissedebiliyordum.&lt;br /&gt;Hiçbir şey yapmadan, yapamadan, kendimi ve bedenimde meydana gelen bu hareketi izliyordum. Sonra ırmak tersine akmaya başladı; yani başımdan kuyruğuma doğru değil, kuyruğumdan başıma doğru. Bu tersine akış sırasında kuyruğum yok oldu, sonra sırasıyla arka bacaklarımda bir uzama, karnımda bir daralma, ön bacaklarımda ise bir kısalma başladı. Hareket, boynumu koparırcasına başıma doğru ilerlemeye başladığındaysa artık dayanamayacağımı hissettim. Kısalan ön bacaklarımla yüzümü yokladım. Gözlerim, genişleyen başımın ön tarafındaydı. Burnum, yine eskisi gibiydi ama ağzımla birleşmiş gibiydi. Yerimden doğrulmaya çalıştığımda, arka ayaklarımın üzerinde, ön ayaklarımın yardımı olmadan durabildiğimi fark ettim. Başım dönüyordu. Bu yaratığın bana ne yaptığını ve neler olduğunu anlamaya çalışmak boşunaydı. Gücümün sonuna gelmiştim. Kendimden geçmişim.&lt;br /&gt;Ayıldığımda, tüm benliğimi, tekrar yerimden fırlamama neden olan o dürtü sarmıştı. Belirsiz bir şey beni çağırıyordu sanki. Nereye ve neden gittiğimi bilmeden, sarhoş gibi yola koyuldum.&lt;br /&gt;Gideceğim yönü saptamama yardım eden şey, o anlaşılmaz fiziksel itilişti. Yoksa koku duyum çok gelişkin değildir, gözlerim de fazla keskin sayılmaz. Kendimi tamamen bu itilişe bırakmış bir durumda, belirsiz bir yere doğru gidiyordum.&lt;br /&gt;Ne kadar yol aldım ve yaşadığım yerden ne kadar uzaklaştım bilmiyorum ama bana sonsuz gibi gelen bir süre sonunda yaratığın yaşadığı yere ulaştım.&lt;br /&gt;Onu bir camın arkasından tekrar gördüğümde, karşımda dikildiği ve göz göze geldiğimiz o anki kadar korktum ama biliyordum ki istediğim şey ondaydı. Onu niye aldığını ve onunla ne yapacağını ise bilmiyordum.&lt;br /&gt;Sonunda bütün gücümü toplayarak yere yakın pencerelerden birinin camını kırarak içeri girdim. Girdiğim yer karanlıktı ama biraz ileride, yukarıdan bir yerden zayıf bir ışık sızıyordu. Oraya doğru ilerlemeye başladım. Hiç tanımadığım bir koku bileşiminin arasından onun, parçamın kokusunu zorlukla da olsa alabiliyordum.&lt;br /&gt;Işıklı bölgeye geçtikten sonra daha da yukarı çıkmam gerektiğini anladım. Düzgün ve kaygan zeminde korkuyla ilerlerken soldaki kapının ardından gelen birtakım sesler işittim. Aldırmadan yoluma devam ettim ve hızla ama sessizce yukarı çıkmaya başladım.&lt;br /&gt;Yukarıdaki kapılardan birini açarak içeri girdim ve onu aramaya başladım. Yoktu. Oradan çıkarak yandaki kapıya yöneldim. Kapı açıktı. Tam kapıdan girecektim ki yaratığı gördüm. Oradaydı, arkası bana dönüktü. Birden başını hızla&lt;br /&gt;bana doğru çevirdi. Karşımda öylece dikiliyordu. Boğazımdan yükselen çığlığı tutamadım. Yerinden kıpırdadı ve sol tarafına doğru döndü. İkinci bir çığlık daha attım. Durdu. Garip sesler çıkarmaya ve ön bacaklarıyla birtakım hareketler yapmaya başladı. Sonra bana doğru bir adım attı. Yerimde kalakalmıştım. Bir adım daha attı. Hâlâ kıpırdayamıyordum. Sonra bana iyice yaklaştı ve yanımdan geçip gitti. Onu izlemeye başladım.&lt;br /&gt;Aşağıya iniyordu. Ben de iki-üç adım geriden onu izliyordum. Kapalı bir kapının önüne geldiğinde, geri dönüp bana baktı, sonra kapıyı açtı. Kapının önünde durup beklemeye başladım. Onu arıyordu.&lt;br /&gt;Sonunda buldu ve bana doğru uzattı. Yanına yaklaşarak aldım. Parçama kavuşmuştum sonunda. Onu, neden olduğunu bilmeden karnıma bastırdım. Bedenimde, artık tanıdığım o oluşum yeniden başladı.&lt;br /&gt;Bu kez ilkinden daha kısa sürdü. Oluşum tamamlandığında ve yeni formuma kavuştuğumda hızla oradan uzaklaşarak yaşadığım yere, yuvama döndüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Son El"&lt;/em&gt; kitabından&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-3447004566247886581?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/3447004566247886581/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=3447004566247886581' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/3447004566247886581'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/3447004566247886581'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/ii-av.html' title='II- AV'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-8727674892220507981</id><published>2007-05-21T10:32:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:46:06.919+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>I- AVCI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Genellikle yalnız avlanırım. Grup halinde çıkılan avcılık türleri de ilgimi çeker ama o tür bir avcılık zevkini, üyesi bulunduğum kulübün ülke dışına düzenlediği partilerle tatmin ederim. Çantamı ve tüfeğimi sırtlanıp av sahalarına doğru yolculuklar yapmak, uzun bir yürüyüş sonunda o akşam yiyeceğim hayvanı avlamak, güneş batarken kamp yerini tespit etmek, çadırımı kurmak, ateşi yakmak, avladığım hayvanı yenecek duruma getirmek ve ateşin karşısında şarabımı yudumlayarak uyuklamak, hepsi hepsi çok hoşuma gider. Biliyorum, çoğu kimse avcıları sevmez ve avın vahşi bir öldürme içgüdüsünün tatmininden öte bir anlam taşımadığını iddia eder. Haklılar da. Ben sadece... Her neyse, bunları tartışacak değilim. Benim söyleyeceğim sözler, işin içinde öldürme olduğu söylenerek ya da başka kanıtlar öne sürülerek kolayca çürütülebilir.&lt;br /&gt;O güne kadar, yalnız çıktıklarım da içinde, hiçbir avda başıma bir bela ya da kaza gelmemişti. O gün başıma geleni ise bu sözcüklerle tanımlayamam. Onu açıklayacak başka sözcükler de bulamıyorum.&lt;br /&gt;O hafta sonu avlanmaya karar verdiğimde, birlikte avlanmaktan büyük zevk aldığım bir arkadaşımı aradım ama o biraz geç kaldığımı ve hafta sonu için başka planları olduğunu söyledi. Sonra da bana, o güne dek hiç gitmediğim, ülkenin kuzeybatı kıyıları boyunca uzanan, sık ormanlarla kaplı sıradağlara gitmemi önerdi. Açıkladığına göre, en fazla üç saatlik bir yolculuk sonunda oraya ulaşabilirdim.&lt;br /&gt;Ertesi sabah, akşamdan hazırladığım eşyaları otomobilime yükleyerek güneş doğmadan yola çıktım. Arkadaşımın tarifine göre, önce komşu illerden birinin sınırlarına giren küçük bir ilçenin içinden geçerek kuzeybatı kıyılarına giden yola girecek, o yolun sonunda da bir köye ulaşacaktım. Otomobilimi orada bırakabilirdim.&lt;br /&gt;Yol ilçe merkezinden sahile doğru kıvrıldığında orman başlıyordu. Ormanın içinden geçen ve pek geniş olmayan bu yolda yaklaşık bir saat ilerledikten sonra da köye ulaşılıyordu.&lt;br /&gt;Köye vardığımda, otomobili orada bırakarak çantamı ve tüfeğimi yüklendim ve köylülerin gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım. Yükseldikçe bitki örtüsü daha da sıklaşıyordu. Ne avlayacağım önemli değildi. Sadece geceyi böyle bir yerde geçirmek ve akşam yemeğimi çıkarmak istiyordum.&lt;br /&gt;Sonunda bir tavşan vurdum ve geceyi geçirebileceğim uygun bir yer aramaya koyuldum. Güneş henüz batmamıştı. Bir saat daha yürüdükten ve kamp kuracağım yeri belirledikten sonra tam çadırımı kurmaya hazırlanıyordum ki çok yakınımda, bir sürüngenin yerde sürünmesine benzer bir ses duydum. Bir yılan ya da kertenkele olabilirdi. Fazla önemsemedim ve işime devam ettim. Sesi duymamın üzerinden bir beş dakika bile geçmemişti ki öncekinden daha farklı ikinci bir ses duydum. Ormanda duyulan seslere&lt;br /&gt;alışkındım ama duyduğum bu ikinci ses, o güne dek ormanlarda duyduğum -ki binlerce ses duymuştum- hiçbir sese benzemiyordu. Kulak kabarttım. Birinci sese -yerde sürünme sesi- eşlik eden bu ses, homurtudan tıslamaya, sonra da bir köpeğin bir şey isterken çıkardığı mızıklanma sesine dönüşüyordu. Nasıl bir yaratıktı bu? Yoksa, çok yakınımdaki o çalılıkların gerisinde çok sayıda hayvan mı vardı? İçimi bir tedirginlik kaplamıştı. Bunun nedeni sesin niteliği değil, hiçbir hayvanın sesine benzememesiydi, yani farklı oluşuydu. İşime ara vererek tüfeğimi elime aldım ve havaya birkaç el ateş ettim. Ses kesildi. Birkaç dakika olduğum yerde durarak çevreden gelen seslere kulak kabarttım. Orman, kendine özgü sessizliğine kavuşmuştu. Sesin kesildiğinden iyice emin olduktan sonra çalılığın arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Bunun üzerine çadırımı kurmaya devam ettim, ateşi yaktım, yemeğimi pişirdim ve şarabımı yudumlayarak ateşin karşısında uyuklamaya başladım.&lt;br /&gt;Bir ara dalmışım. Uyandım. Beni uyandıranın ne olduğunu bilmiyorum. Birden irkildim. Sanki biri ya da bir şey yüzüme dokunmuştu. Şaşkınlık ve korkuyla çevreme bakındım. Düş görmüş olmalıydım. Görebildiğim alan içinde hiçbir canlı yoktu. Ateş sönmeye yüz tutmuştu. Ateşi canlandıracak birkaç çalı parçası aramak için yerimden doğrulurken o sesi yine duydum. Bu kez tam karşımdaki çalılıktan geliyordu. İçimi bir kızgınlık kapladı ve her ne ise onu avlamaya karar verdim.&lt;br /&gt;Tüfeğimi alarak çalılığa doğru sessizce ilerledim. Yaklaştıkça çalıların kıpırdadığını görebiliyordum. Oradaydı ama onu henüz göremiyordum. Çalılığın olabildiğince uzağında durarak arka tarafına doğru bir adım attım. İşte karşımdaydı.&lt;br /&gt;Onu karşımda görünce önce kendime kızdım. Böyle bir yaratığın beni korkutmasına sinirlenmiştim ama bu duygu çok kısa sürdü. Ona dikkatle bakınca -neydi o, bugün bile tarif edemem; iri bir kertenkele mi, bir iguana mı ya da bacakları olan bir yılan mı- hayatımda ilk kez bir hayvandan korktum. Korkmak ne kelime; dehşetten donakaldım. O ise kıpırdamadan bana bakıyordu. Gözlerini anlatamam: Koca bir kertenkelede yarasa gözleri -simsiyah, sinsi, saldırgan, taciz edici- ve ileriye doğru çıkık burnuyla ağzı.&lt;br /&gt;Ben tüfeğimi doğrultmuş ona bakarken o sesi tekrar çıkardı. Homurtudan hırlamaya ve tıslamaya dönüşen bu sesi çıkarırken ince uzun dilini ağzından bir karış ileriye doğru hızla uzatıyor ve aynı hızla geri çekiyordu. Sonra, insanda tiksinti uyandıran derisi...&lt;br /&gt;Bana saldıracaktı. Kuşkum yoktu buna. Ben hızla bunları düşünürken bana doğru bir adım attı. Neredeyse içgüdüyle ateş ettim. Daha önce çıkardığı seslerden daha korkunç bir ses çıkararak başını geriye doğru çevirdi. Kuyruğunu oynatmaya çalıştı, beceremedi. Galiba onu kuyruğuna yakın bir yerden vurmuştum. Bir şeyler yapmaya çabaladı, sonra başını bana çevirdi ve o korkunç yarasa gözleriyle baktı. Tüfeğimi tekrar ona doğrulttum ama ateş etmeme fırsat kalmadan birdenbire yok oldu. O kadar hızlı hareket edebilmesine şaşırmıştım. Bir süre, gözlerim onun gözden kaybolduğu yere dikili öylece kalakaldım. Onu yaralamıştım ve yaralı hayvanların çok daha tehlikeli olduğunu herkes bilir. Birden onu vurduğum noktada hareket eden bir şey gördüm. Aynı anda bir şeyin toprağa çarpma sesini işittim. Onun tekrar geldiğini düşünerek o yöne doğru tekrar ateş ettim. Sonra korka korka oraya gittiğimde kuyruğundan bir parçanın yerde hâlâ hareket ettiğini gördüm. Öfkeyle kuyruk parçasına da ateş ettim ve yerime döndüm.&lt;br /&gt;Tahmin edilebileceği gibi o gece hiç uyumadım. Sürekli olarak çadırın dışından gelebilecek bir sesi bekleyerek ve ateşi kontrol ederek sabahı ettim.&lt;br /&gt;Sabah çadırı sökerken birden oraya tekrar bakmak istedim. Kuyruk parçası aynı yerde duruyordu. Onu elime aldım. İğrenç bir şeydi ama yine de onu yanıma almak ve o gecenin anısı olarak saklamak istedim. Bir ucunda kurumuş kan birikintileri vardı. Hâlâ canlı gibiydi. Deri, kabuk bağlamış bir yarayı andırıyordu. Onu aldım ve bir beze sararak çantama attım.&lt;br /&gt;Evlerini doldurulmuş hayvanlar, kaplan, ayı ya da leopar kürkleri, geyik başları vb ile dolduran, duvarlarını av hatırası fotoğraflarla donatan avcılardan değilim. Evet, bu tutku uğruna dünyanın birçok bölgesine gittim, tanıdığım tanımadığım birçok avcı grubuyla sürek avına bile çıktım ama bu tutkunun da diğer tutkular gibi mahrem bir yanı olması gerektiğini düşünüyorum. İşte böyle ama o kuyruk parçasını niye aldığımı -ilk anda o gecenin, bir hayvandan korktuğum ilk gecenin anısı olarak saklamak istediğimi söylemiştim- bugün bile bilmiyorum. Ona sahip olmak istemiştim belki de. Belki de yaşamımda ilk kez gördüğüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve yeryüzünde yaşayan hiçbir hayvana benzemeyen bu yaratık hakkında, bilim adamlarının da desteğiyle daha fazla bilgi edinebileceğim düşüncesinden doğan bir dürtüyle hareket etmiştim. Bilmiyorum. Oysa, birkaç hafta içinde, bana nasıl bir yaratıkla karşı karşıya olduğumu öğretecek ve anlamını kavrayamadığım bir kovalamacanın başlayacağını hissetseydim yine de onu alır mıydım acaba?&lt;br /&gt;Evet, her şey birkaç hafta içinde başladı. O sabah apar topar eve döndükten ve pazar gününü dinlenerek geçirdikten sonra hafta başında işimin başına dönmüş ve yoğun iş temposunun da yardımıyla olanları kısa zamanda unutmuştum. Kamp yerinden ve köyden öyle bir aceleyle uzaklaşmıştım ki, yaşadığım kente doğru giderken birden aklıma, köylülere yaratıkla ilgili olarak neden bir şey sormadığım geldi. Hatta kuyruk parçasını onlara gösterebilir ve bunun ne tür bir yaratık olduğunu bilip bilmediklerini sorabilirdim. Bir an geri dönüp tüm bu soruların yanıtını almayı düşündüm ama sonra oraya her zaman gidebileceğimi, bunu daha sonra, yani uzmanların bilgisine başvurduktan sonra da yapabileceğimi düşünerek vazgeçtim. Üstelik bunu benim yapmam da gerekmeyebilirdi. Her neyse, böyle düşünmüştüm ve kısa zamanda da bu düşüncelerin hepsini unutarak normal yaşantıma dönmüştüm. Ta ki o geceye kadar...&lt;br /&gt;O akşam işten biraz geç çıkmıştım. Eve geldiğimde saat 22’ye geliyordu. Yorgundum. Mutfağa girip bir şeyler atıştırdıktan sonra salondaki kanepeye uzandım ve televizyon seyretmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Yatak odasının ve banyonun bulunduğu üst kattan gelen birtakım tıkırtılar işitince, pencerelerden birini açık bıraktığımı düşünerek kapatmak üzere üst kata çıktım. Koridorun ışığını yaktım. Penceresini genellikle açık bıraktığım banyoya girdim. Pencere kapalıydı. Yatak odasına geçtim. Işığı yakıp pencereye doğru ilerlemeye başlamıştım ki tıkırtıları yine işittim. Arkamdan geliyordu. Başımı hızla geriye, kapıya doğru çevirdim.&lt;br /&gt;Oradaydı. Karşımda duran ve hayvanlarla ilgili belgesel filmler, kitaplar ve ansiklopedilerde gördüklerim de içinde olmak üzere yaşamım boyunca gördüğüm hiçbir canlı formuna benzemeyen bu yaratık, oydu; birkaç hafta önce avda gördüğüm yaratık... Şekil değiştirmişti ama onu gözlerinden, daha doğrusu bakışlarından tanıdım. Karşımda dikiliyordu. Evet, dikiliyordu ve aynı yarasa gözleriyle bana bakıyordu. Girdiği yeni şekli tarif edemem. Hiçbir sözcük onu anlatmaya yetmez ama deneyeceğim: Gözleri, benim gördüğüm ilk şeklinin tersine, kuşlarda olduğu gibi başının iki yanında değil, öndeydi. Yani bir insan gibi, yüzü vardı. Burnu, yine ileriye doğru çıkıktı ve ağzıyla neredeyse birleşmişti. Ağız, kocaman ve sivri dişlerle doluydu. Bedeni dört ayaklı bir yaratığınkine benziyordu ama arka ayakları üzerinde dik olarak durabiliyordu. Bu şekilde durduğunda ön ayakları -ya da kolları- neredeyse yere kadar uzanıyordu. Söylemek bile gereksiz; bacakları ve kolları uzun tırnaklı iri pençelerle sona eriyordu. Tırnakları ise siyahtı. Tüm bedeni yine o kahverengi kabuklarla kaplıydı ve kuyruğu yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yapacağımı bilemiyordum. Buraya nasıl gelmişti? Benden ne istiyordu? Tüfeğim, benden çok uzakta, bodrumdaki küçük odadaydı. Gerçi yatağımın başucundaki komodinlerden birinde 9 mm’lik bir tabancam vardı ama o an o da sonsuz bir uzaklıktaymış gibi geliyordu bana. Zaten yerimden bile kımıldayamıyordum, donup kalmıştım. Sonra sesini işittim. Sesi de şekli gibi öncekinden farklıydı. Bu kez çıkardığı ses, gırtlağından ayı homurtusu gibi çıkarak fil çığlığını andırır bir sese dönüşüyordu. Sesini duyunca birden düğmesine basılmış bir robot gibi yavaşça harekete geçtim ve sol yanımdaki komodine doğru bir adım atabildim ama ikinci bir çığlık beni tekrar yerimde çiviledi.&lt;br /&gt;Benden bir şey istiyordu ve bunun ne olduğunu biliyordum. Bende olan parçasını istiyordu ama onunla nasıl iletişim kuracaktım. Kuyruk parçasını alabilmem için onun gövdesiyle kapadığı kapıdan geçip bodrumdaki küçük odaya kadar gitmem gerekiyordu. Bunu ona nasıl anlatacaktım? Çoktan bana saldırıp paramparça edebilecekken bunu yapmadığına göre o da benimle iletişim kurmanın bir yolunu arıyor olabilirdi. Tabii kendince... Bunu anladığım an korkum değişik bir renge büründü: Ya onunla iletişim kuramazsam?.. Tabancayı almalı mıydım? Bu, onu saldırganlaştırabilirdi. Konuşursam belki anlar diye ona istediği şeyin bodrumda olduğunu ve oraya gitmek için yanından geçmem gerektiğini, işaretlerle de destekleyerek anlattım. Anlamış gibi görünmüyordu. Ona doğru bir adım attım. Yerinden bile kıpırdamadı. Bir adım daha attım. Yine kıpırdamadı. Aramızda bir metre var yoktu. Hâlâ yerinden kıpırdamıyordu. Saldırsa saldırırdı herhalde diye düşünerek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ona doğru bir adım daha attım ve yanından geçerek merdivenlere doğru ilerledim.&lt;br /&gt;Basamaklardan inmeye başladığımda onun peşimden geldiğini hissedebiliyordum. Yavaşça arkama döndüm. Yanılmamıştım; beni izliyordu. Yürürken dört ayağını da kullanıyordu. Bu şekilde, ben önde o arkada bodruma kadar indik.&lt;br /&gt;Küçük odanın kapısını açtım ve ışığı yakarak kuyruk parçasını içine koyduğum torbayı aramaya başladım. Sonunda torbayı bulunca kuyruk parçasını içinden çıkardım ve ona doğru uzattım. Kapıda bekliyordu; bu kez arka ayakları üzerinde durarak. Ben kuyruk parçasını ona doğru uzatınca ön ayaklarını yere indirdi ve bana doğru bir adım attı. Elimde tuttuğum şeyi ona doğru iyice uzattım. Aldı. Ona ilk kez bu kadar yakın duruyordum. Tanrım bu nasıl bir yaratıktı böyle? Birden ona acıdım. Bana zarar vermediğine göre -üstelik de ben ona zarar vermiştim- saldırgan bir yaratık değildi.&lt;br /&gt;Sonra o görkemli sahneye şahit oldum. Evet, görkemliydi. Benim açımdan böyleydi. O ise kendince çok doğal bir eylemi -yeniden oluşum, değişim ya da ne bileyim, bütünleşme denilebilirdi söz konusu olaya- gerçekleştiriyordu.&lt;br /&gt;Kuyruk parçasını eline -çünkü artık bir el gibi kullanabiliyordu ön uzuvlarını- aldıktan sonra karnına doğru bastırdı. İşte o zaman başladı her şey. Karnının, kuyruk parçasını bastırdığı bölümünde bir eriyiş -sözcükleri bulmakta zorlanıyorum- bir parçalanma, açılma başladı. Sonra bu, tüm bedenine yayıldı. Kuyruk parçasında da aynı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;değişim gerçekleşiyordu. Yaratık adeta hücrelerine ayrılıyordu. Bu olay birkaç dakika sürdü, sonra tam tersi bir değişim -büzülme, kapanma, bütünleşme- başladı. Kuyruk parçası yok olmuştu; elleri de, ayakları da, başı da... Gözlerimin önünde inanılmaz bir sahne yaşanıyordu. Yaratık yeni bir şekle giriyordu.&lt;br /&gt;Değişim tamamlandığında onu saniyelerle ölçülebilecek bir zaman süresince görebildim. Onu vurduğum zamanki gibi, gözlerimin önünden hızla kayboldu. Gördüğüm kadarıyla aldığı yeni şekil de, o güne dek gördüğüm tüm canlı formlarından farklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Son El"&lt;/em&gt; kitabından&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-8727674892220507981?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/8727674892220507981/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=8727674892220507981' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/8727674892220507981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/8727674892220507981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/i.html' title='I- AVCI'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-6913929459947113021</id><published>2007-05-21T10:31:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:46:20.878+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>PANDORA-D</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Önce karanlık vardı. Belleğimi olabildiğince gerilere götürmeye çalıştığımda hatırladığım tek şey bu. Değişen yalnızca doku. Önce ıslak, kaygan, hatta sümüksü ve nemli, sonra sert taneli. Sıcaklıktaki değişmeler ise fark edilmeyecek bir yavaşlıkta ve yumuşaklıkta. Bu, şu an olduğu gibi doğru derinlikte olduğumu gösteriyor.&lt;br /&gt;Aslında o günlerle şu an arasında bir fark yok. O zaman da beni harekete geçirecek belirsiz bir şeyi bekliyordum, şimdi de bekliyorum. Her şey önceden belirlenmiş ama benim bilmediğim bir sıra izliyor sanki.&lt;br /&gt;İlk hatırladığım şey olan sümüksü sıvının içinde şöyle bir kıpırdanınca, bedenimin bir parçası mı, yoksa dışımda mı olduğunu anlayamadığım bir şeyi parçaladım ve beni sıkı sıkıya saran sert tanecikli bir yerde buldum kendimi. Tüm bedenim, o yapışkan sıvıyla kaplanmış, bu yapışkan sıvının üzerine ise o sert tanecikler yapışmıştı. Onlarla iyice ağırlaşan bedenimi taşımakta ve hareket etmekte zorlanıyordum. Güçlükle ilerlemeye başladım.&lt;br /&gt;Zaman geçtikçe üzerimdeki yapışkan sıvı kurudu, sonra pul pul döküldü. Bu yüklerden kurtulup da gerçek ağırlığıma kavuşunca daha hızlı hareket edebilmeye başladım. Taneciklerin arasından kayar gibi hızla ilerliyordum.&lt;br /&gt;Binlerce, belki milyonlarca taneciği geride bıraktım. İlerledikçe ısı artıyordu ve uzak bir noktada bir ısı kaynağı olduğunu hissedebiliyordum. Beni çeken belki de oydu.&lt;br /&gt;Çok uzun bir yol kat ettim. Tam gücümün tükenmek üzere olduğunu hissettiğim bir noktada ileriye doğru güçlükle bir adım atmıştım ki her yanı güçlü bir ışık kapladı. Sert taneli yığının dışına çıkmıştım.&lt;br /&gt;Güçsüz bacaklarımla yığının üzerinde durdum. Aynı anda da bedenim hafif, yumuşak bir dokunuşla geriye doğru itildi. Bu dokunuşu, şiddeti değişen dalgalar halinde tüm bedenimle hissedebiliyordum. İçinde bulunduğum beyazlığın içinde, derinliklerinde, bana doğru hızla gelen küçük siyah bir noktacık vardı. Bu siyah noktanın bana doğru olan yolculuğunun tam ortasında her şey tersine döndü. Patlayan beyazlık, kendi içine doğru akan bir karanlığa dönüştü; bu karanlığın derinliklerinde de, soğukluk hissi veren ve daha çok, birden çakan bir ışığın buzlu camdaki görüntüsüne benzeyen bir beyazlık vardı. Bu beyaz nokta ise, çevresini saran karanlığın içlerine doğru hızla gidiyor, benden uzaklaşıyordu. Sonunda yok oldu ve bir an yine karanlık hâkim oldu. Bu karanlık, yığının içindekinden farklıydı.&lt;br /&gt;Tekrar görebilmeye başladığımda bambaşka bir yerde olduğumu anladım. Ben, ışıksızlığı, ışıksızlığın içinde oynaşan belli belirsiz şekilleri ve sert taneciklerin arasından süzülerek gelen ve onlardan adeta zorla kopardığım soluğu tanıyordum. Oysa o an bulunduğum yerde, ışık ve gölge salınarak birbirlerinden ayrılıyorlardı. Böyle düşünürken üzerime gölgesi düştü. Bacaklarımın bütün gücüyle ona doğru sıçradım ve üzerine çıktım. Aynı anda da bedenime tatlı bir rahatlık ve gevşeklik yayıldı.&lt;br /&gt;Tanımadığım bir zemin üzerindeydim. Burası, gökyüzüne doğru yükselen, uzun, siyah, esnek çubukların çıktığı küçük deliklerle kaplıydı. Ben de biliyordum ki, altımda uzanan bu garip yığının bir parçasıydım artık. Sıkı sıkıya tutunuyordum ona.&lt;br /&gt;Orada ne kadar kaldım bilemiyorum. Zamanla ağırlaştım. Dokularım, o ana dek tanımadığım bir şeyle doluyordu sanki. Sonra, sanırım bu ağırlaşmanın etkisiyle, tekrar sert taneciklerin üzerine düştüm ve yığının derinliklerine doğru ilerlemeye başladım. Daha güçlü hissediyordum artık kendimi.&lt;br /&gt;Karanlık beni çekiyordu. Bir süre sonra, o bildiğim taneciklerin arasındaydım yine.&lt;br /&gt;Orada kaldığım süre içinde, dışımdan hiçbir şey almadım. Kapalı bir sistemdim artık; kendi kendimle beslenebiliyordum.&lt;br /&gt;Çok uzun bir süre böyle kaldım. Sonra, içinde olduğum yığında birtakım değişiklikler olmaya başladığını fark ettim; ağırlaşıyordu, soğuyordu ve hafif bir nem kokusu alıyordum.&lt;br /&gt;Sonra yığın eski haline döndü. Isısı yeniden artmaya başladı. Bu, beni onun dışına doğru harekete geçmeye zorluyordu.&lt;br /&gt;Tüm bedenim uyuşmuş gibiydi. Yine de hareket etmeye ve taneciklerin üzerinden geçerek yığının dışına doğru gitmeye çalıştım.&lt;br /&gt;Bir süre sonra çok hızlı hareket edebilmeye başlamıştım artık. Hızla ilerledim. Bedenimde o güne dek hissetmediğim bir duyum vardı ve onun gücüyle hareket edebildiğimin ve giderek hız kazandığımın farkındaydım.&lt;br /&gt;İkinci kez yığının dışına çıkıp da çevreme bakındığımda güneşin keskin ışıkları altında hareket eden, benim gibi binlercesini gördüm. Hepsi de benim o ana dek geçtiğim yollardan geçmiş gibiydi. Bunu, taneciklerin üzerindeki duruşlarından, bedenlerindeki izlerden anlayabiliyordum.&lt;br /&gt;Tam o sırada, çok yakınımdaki biri, biraz ilerisindeki başka birinin üzerine atladı. Bir süre alt alta üst üste sert taneciklerin üzerinde yuvarlandılar. Sonra içimi ezen bir çıtırtı duydum. Aynı sahne, başkaları arasında da birkaç kez yaşandı. Korkmuştum. Hızla oradan uzaklaştım.&lt;br /&gt;Biraz ilerledikten sonra, yığının içinden çıkmamı sağlayan kokunun kaynağını gördüm ve hayranlıkla çevresinde dönmeye başladım. Kokusu dışında, tamamen bana benziyordu. Önce beni fark etmedi. Neden sonra fark ettiğinde ise bana şöyle bir bakıp hareketlerimi taklit etmeye başladı. Sanki aramızda görünmez bir ayna vardı.&lt;br /&gt;Bir tür oyuna başlamıştık. Ben ona doğru bir adım atıyordum, o geriye doğru bir adım atıyordu. Sonra o bana doğru bir adım atıyordu, bu kez ben geriye doğru bir adım atıyordum. Bu oyun bir süre böylece devam etti. Sonra ona iyice yaklaştım ve dokundum. Bedenini öne doğru eğdi. Titremeye başladım. Bana neler olduğunu anlayamıyordum. O da titriyordu. Bunun üzerine, önce ondan iyice uzaklaştım, sonra da tüm bedenimle ona tekrar dokundum. Bu kez birlikte titremeye başladık.&lt;br /&gt;Ondan ayrıldıktan sonra bunu onlarca kez tekrarladım. Sonra yine yığının içine girdim ve sert taneciklerin arasına dönmek üzere ilerlemeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Son El&lt;/em&gt;" kitabından&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-6913929459947113021?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/6913929459947113021/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=6913929459947113021' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6913929459947113021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/6913929459947113021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/pandora-d.html' title='PANDORA-D'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-5750195869972185677</id><published>2007-05-21T10:29:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:46:39.176+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>KARANLIĞIN ÇAĞRISI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Nemli, karanlık mahzeninde, gizli geçitlerinde nereye gittiğimi, sonumun ne olacağını bilmeden korku dolu saatler geçirdiğim o kasvetli eve, aradan bir buçuk ay bile geçmeden tekrar döneceğimi asla düşünemezdim. Hem de oradan kaçmama neden olan dehşet duygusundan daha güçlü bir zorunlulukla....&lt;br /&gt;Ev, yeri haritalarda bile gösterilmeyen ve birçok kişinin adını bile duymadığı bir dağ köyündeydi.&lt;br /&gt;Evde yaşayan adamın anlattıkları inanılmazdı ama bunların garip bir hastalık sonucu görülen düşler ya da sanrılar olduğunu düşünmüyordum ve mutlaka açıklanması gereken bir sır taşıdığına inanıyordum. Evet, o dağ köyünde gördüklerim inanılmazdı ve adamın anlattıkları rahatlıkla, belki de doğallıkla, hastalıklı bir beynin ürünleri olarak kabul edilebilirdi ama ben, beni oraya sürükleyen dürtüler kadar, belki onlardan da karanlık bir içgüdüyle biliyordum ki hepsi gerçekti. Ne olursa olsun, tarihimizi ilgilendiren böyle bir sırrın açığa çıkmasını, o kalın gizem ve suskunluk perdesinin kalkmasını istiyordum, fakat bunu tek başına başarabilmem mümkün değildi. Tarihimizi ilgilendiren böyle bir sırrı öğrenmenin, üzerime gazeteci kimliğimi de aşan, yalnızca ülke çıkarlarını değil, belki de üzerinde yaşadığımız gezegenin geleceğini de etkileyebilecek bir sorumluluk yüklediğinin bilincindeydim. Bu sorumluluğun ise, oraya gitmekle kendi yaşamımda yarattığım kargaşayı biraz olsun hafifletmeden önce yerine getirmem bir görev olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden, yaşadığım kente döner dönmez, yakın çevremdekilerin endişe ve merak içinde yönelttikleri sorulara hiçbir karşılık vermeden hükümet yetkilileriyle temasa geçtim. Birkaç telefon görüşmesinden sonra içişleri bakanının sekreterine ulaşabildim. Kendimi tanıttıktan sonra, bakanla çok önemli bir konuda görüşeceğimi söyleyip bir randevu istedim. Sekreter konunun ne olduğunu sordu. Ben de köyün adını verip orada birtakım garip olaylar olduğunu, bu olaylardan hükümet ve tabii ki bakanın da mutlaka haberdar olması gerektiğini söyledim. Sekreter beni birkaç dakika beklettikten ve bakanla kısa bir görüşme yaptıktan sonra ertesi güne bir randevu verdi. Her şey sandığımdan da hızlı ve kolay olmuştu. Yaşamımı tekrar tehlikeye attığımın ise farkında bile değildim.&lt;br /&gt;Bakan, ertesi günkü görüşmemizde anlattıklarımı merakla dinliyor görünüyordu. Sözlerimi bitirdiğimde, bunları yazıp yazmayacağımı sordu. Ben de hükümetle işbirliği ve eşgüdüm içinde her şeyi –tabii ki- yazmayı düşündüğümü söyledim. Hükümetin ne gibi bir girişimde bulunacağını sorduğumda ise “Gereken her şey yapılacaktır. Bütün bunları yazma önceliği sizin hakkınız ama bizden haber bekleyin lütfen” dedi. Ben, her şeyi bir hükümet yetkilisinin açıklama yapmasından sonra yazmayı düşünüyordum; tabii bu açıklamanın da yalnızca bana yapılacağını umarak... Bu&lt;br /&gt;açıklamayı kamuoyuna duyurduktan sonra da orada yaşadıklarımı yazacaktım. Bu hem daha etkili olurdu, hem de bana mesleki bir saygınlık kazandırırdı. Ülkenin bilinmeyen bir köşesinde yaşanan ve benim ortaya çıkardığım garip olaylar, hükümet tarafından, benim de içinde bulunacağımı ya da en azından gelişmeler konusunda ilk önce bilgilendirileceğimi tahmin ettiğim bir dizi araştırmaya ve soruşturmaya tabi tutulacaktı. Bütün bunları kamuoyuna açıklama görevi ve hakkı da öncelikle bana ait olacaktı.&lt;br /&gt;Ancak olaylar hiç de beklediğim gibi gelişmedi. İçişleri bakanı, bakanlıkta yaptığımız görüşmeden birkaç gün sonra beni arayıp, olanları açıklamanın yurttaşlar üzerinde hükümetin kaldıramayacağı bir etki yaratacağını, halkın paniğe kapılacağını, bu yüzden de bir süre beklemenin -hükümet bu konuda bir strateji belirleyinceye kadar- yararlı olacağını söyledi. Bana da üstü kapalı bir biçimde çenemi tutmamı öğütledi. Bense böyle davranmanın daha kötü sonuçlar doğuracağını, en iyi yolun her şeyi açıklamak olduğunu, bir süre bekleyeceğimi ve hükümet herhangi bir girişimde bulunmazsa bildiğim her şeyi yazacağımı söyledim. Anlayamıyordum. Ben, bir süre gizli olarak yürütülecek bir soruşturmanın ardından emniyet güçlerince düzenlenecek operasyonlar, çatışmalar, tutuklamalar gibi ülke gündemini bir anda dolduracak gelişmeler beklerken, olayların üzeri öncekinden de kalın bir suskunluk perdesiyle örtüldü. Hükümet neden harekete geçmiyordu ve neden hiçbir şey olmamış ya da olmuyor gibi davranıyordu? Tarihimize ilişkin yeni bilgiler söz konusuydu. En azından bunların araştırılması gerekmez miydi? Dahası insanlar öldürülmüştü. Bütün bunlar cezasız mı kalacaktı? Ne yapacağımı bilemiyordum, kafam karmakarışık olmuştu.&lt;br /&gt;Ben böyle, hiç kimseye, patronuma bile hiçbir şey söylemeden beklerken, tehditler daha açık bir dille ifade edilmeye başladı. Bu arada gazeteler birkaç gün boyunca benim “ölümümle” ilgili gerçekleri açıkladı. Yapılan otopside ölen kişinin ben değil, bana çok benzeyen bir başka kadın olduğunun ve kadının intihar ettiğinin anlaşıldığı, benim de o sırada ücra bir yerde tatilde olduğum için olanlardan habersiz olduğum yazıldı.&lt;br /&gt;Ne yapacağımı düşünüp duruyordum. Tehdit telefonları devam ediyordu. Her şeyi açıklarsam, bütün yaşamımı bir akıl hastanesinde geçirebilirdim! Sonunda patronuma her şeyi anlatmaya karar verdim.&lt;br /&gt;Patronum, hiçbir tepki göstermeden sessizce beni dinliyordu. Bu hali beni şaşırtmıştı. Konuşmamı yarıda kesip “Neyiniz var sizin. Her gün olabilecek şeyler anlatmıyorum ben. Yoksa aklımı kaçırdığımı mı sanıyorsunuz?” diye bağırdım.&lt;br /&gt;Bana dönüp endişeli bir yüzle “Bak” dedi, “ben tüm bunları biliyordum zaten.”&lt;br /&gt;“Biliyor muydunuz?”&lt;br /&gt;“Evet. Bunlar, şu anda yalnızca üst düzey hükümet ve emniyet yetkilileriyle birkaç büyük gazete patronunun bildiği bir sır” dedi.&lt;br /&gt;İçimde kalan son kuşku kalıntısını da yok etmek için “Adamın bana anlattıklarının tümü doğru, değil mi?” diye sordum. Pencereden dışarı bakıyordu.&lt;br /&gt;“Yani büyük savaş, uzaydan gelen yaşam, kopya üretimler... Hepsi, hepsi doğru değil mi?”&lt;br /&gt;“Evet, hepsi doğru.”&lt;br /&gt;“Peki neden açıklanmıyor? O köydekilerin yaşamalarına neden izin veriliyor? Yüzlerce kişi öldürüldü...”&lt;br /&gt;“Bak, sandığından da büyük bir lanet söz konusu. Yıllar önce o köyle ilgili bazı gizli soruşturmalar yürütülmüş, oraya ajanlar gönderilmiş ama hiçbirinden bir daha haber alınamamış. Bunun üzerine gizli bir operasyon yapılmış ama sonuç yine sıfır. Onlara karşı hiçbir şey yapılamamış, yapılamaz da. Onlar, ilkel bir yaşam sürüyorlarmış gibi görünseler de bizim bilmediğimiz pek çok şeyi biliyorlar. Üstelik, tam bir canavar hepsi de. Yüzlerce kişiyi öldürdüler ve yok edilemiyorlar. Ayrıca halk, dünya üzerinde bizden önce yaşamış “insan” neslinin nükleer bir felaket sonucu yok olduğunu öğrenirse, neler olabileceğini tahmin edebiliyor musun? Bu yüzden o köy ve orada yaşayanların yaptıkları, senin deyiminle kalın bir gizem perdesiyle örtülmek zorunda. Sonunda köyde yaşayanlarla hükümet arasında gizli bir anlaşma yapıldığını söyleyenler bile var.”&lt;br /&gt;Ne diyeceğimi bilemiyordum ve her yönden kuşatılmış gibi hissediyordum kendimi. Hiçbir şey söylemeden odadan çıktım.&lt;br /&gt;O günden sonra da küçük bir kıyı kasabasında yaşayan, güvendiğim bir arkadaşımın yanında kalmaya başladım. Tüm ısrarlarına karşın ona da hiçbir şey anlatmıyordum. “Sonra” diyordum, “belki sonra...” Daha önceki yaşamımı düşünüyordum, yani o köye gitmeden önceki yaşamımı.&lt;br /&gt;Beni o garip davranışlara -bana çok benzeyen ve intihar etmiş olduğunu tahmin ettiğim birinin yerine geçip onun soyunu araştırmak gibi- yönelten, çevremdeki birçok kişi tarafından tuhaf karşılanan yaşam felsefemdi belki de.&lt;br /&gt;Felsefi düşüncelerim sistemli değil, ancak bir bilinemezci ya da deneyci olmadığımı da biliyorum. Hiçbir felsefi akımı tam olarak benimsediğim söylenemez; her birinin dünyanın ve yaşamın bir parçasını ya da bir yüzünü aydınlatabildiğine inanıyorum. Bu nedenle de felsefi düşüncelerim sistemli olmaktan çok eklektik. Örneğin deneyime önem veriyorum ama farklı bir düzeyde. Deneyciler gibi bilimsel bilginin yalnızca deneyle kazanılabileceğini öne sürmüyorum ama gündelik yaşamda deneyimi öne çıkarıyorum. Bu ise kişinin yaşam biçimini belirleyen etik bir seçim yalnızca. Bilimsel düzeyde ise deneyimi materyalistlerin de kabul ettikleri “oluş”u görebilmek adına öne çıkarıyorum. Madem ki evren bir oluş içinde, o halde bilimin de bu oluşu izleyebilecek bir yapıda olması gerekir, diye düşünüyorum. Dünyanın bilinemez olduğunu öne sürmüyorum ama yine her şeyin oluş içinde olması nedeniyle, hep bilemeyeceğimiz bir parçası kalacağını söylüyorum. Bunu ileri sürmek sonsuz evren fikrine pek ters düşmez herhalde. Zaman zaman metafiziğin alanına kaydığımı da düşünmüyor değilim. Bilimin bugünkü bilgi birikimiyle açıklayamadığı alanlara metafizik el atıyor. Bu alanların da mutlak olmadığını düşünüyorum. Zaten adlandırmalar da beni pek ilgilendirmiyor. Dünyanın ve insan bilincinin karanlık bir yüzü olduğuna inanıyorum ve beni asıl ilgilendiren de bu yüz. Gazeteciliğimi ve yazarlığımı da hep bu düşünceye dayandırmaya çalıştım. Bu tip konuları işlerken de bazı çevrelerin çarpıtmalarından ve insanın bilinmeyene duyduğu merakı sömürmesinden uzak durmaya ve olaylara kendimce açıklamalar getirmeye çalıştım. Tabii bu açıklamalar bilim çevreleri tarafından küçümseme ya da aşağılama ile karşılanabilir ama beni onlara yönelten, önüne geçilmez bir dürtü. Üstelik spekülasyonlar üretmeyi de seviyorum. Yazınsal yapıtlarımda ise bunları güçlü eğretilemeler yaratmak için kullanıyorum. Çünkü hepimizin içinde yaşadığı gerçekliği yeniden üretmek, kurgulamak ya da bazı estetikçilerin deyimiyle yansıtmak beni ilgilendirmiyor. Ben, korkularımdan bu yolla kurtuluyorum. Benden önce bu yoldan geçmiş, bu yolu kullanmış yazarları düşünüyorum, neden böyle bir yolu seçtiler diye. Belki de gerçekliği tekin kılmanın bir yolu bu. Çünkü bence gerçeklik, hiç de tekin değil. Beni, kendi korkularımla kurduğum ilişki soktu bu yola. Yavaş yavaş korkularımı dile getirmeyi, onlarla oynamayı ve onları bir tür deneyim gibi kabullenmeyi öğrendim. Onların temelinde yatan şey, “oluş”u hissedebilmekti, çünkü “oluş”la karşılaşmak korku veren bir deneyimdi. Bu, varoluş korkusuydu ve onu yok etmek olanaksızdı. O zaman başka bir şey yapmalıydım: Onu kabul etmeliydim. Kabul etmekse, ona kendini bırakmak demekti. Onunla baş edebilmenin yolu buydu. Onun kendi kuralları vardı. Bu ise insanı tamamen edilgen bir yaratık haline getirmek anlamına gelmiyordu. Çünkü insanın en küçük bir eyleminin dahi “oluş”un ürettiği ve kendi hareketine de neden olan enerjiye bir katkısı var. Evrenin hareketini sağlayan bütünsel bir enerjinin -ki biraz önce söylediğim gibi, insanın en küçük bir eyleminin dahi o enerjiye bir katkısı var- var olduğuna inanıyorum. Bazılarının öne sürdüğü, parçanın bütünü bilemeyeceği gibi bir tez karşısında ise suskun kalıyorum.&lt;br /&gt;Her neyse, dediğim gibi karanlık dürtülerim beni yine harekete geçirmiş ve bana o güne dek yapmadığım bir şeyi yaptırmıştı. Bu kez doğrudan deneyim alanındaydım ve neler olabileceğini kestiremiyordum. Bir süre için kendimi ölmüş gibi göstermiş ve bana çok benzeyen birinin yerine geçmiştim. Bu, belki de yaşamım boyunca kurguladığım bir şeydi; kendi yaşamımı bir kalemde silivermek ve her şeye yeniden başlamak. Onu yatağında kanlar içinde gördüğümde de şimşek hızıyla, yaşamım boyunca kurguladığım o şeyi gerçekleştirmek için elime bulunmaz bir fırsat geçtiğini düşünmüş ve hemen ertesi gün “o kadın” olarak, onun yaşamının gizlerini araştırmak üzere o dağ köyüne doğru yola çıkmıştım.&lt;br /&gt;Yaşadığım kentten kendim olarak mı, yoksa bir başkası olarak mı yola çıktığıma ilişkin yanıtı verilmemiş sorularla altı yüz kilometrelik bir yolu kat edip, ilk kez gittiğim o küçük kente ulaşacaktım. Kökenlerini açıklayamadığım dürtülerime yine yenik düşmüştüm ve el yordamıyla ilerlemeye başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*****************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trenin iki yanından, kente ait görüntüler yavaş yavaş silinip, insana ıssızlık duygusuyla birlikte doğaya ait bir yaratık olduğunu da hissettiren bir kır manzarası akıp gitmeye başlamıştı. Demiryolu, uçsuz bucaksızmış izlenimi veren bozkır düzlüğünde hemen hemen hiç kıvrılmadan, düzlüğü ikiye bölercesine uzanıyordu. Yolun iki yanından akıp giden pastel dünya ise rüzgârın hafif dokunuşlarıyla salınıyor gibiydi. Bense, her şeyi unutup manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyordum. Rüzgârın ekinlerde ve tarlaların bittiği noktada başlayan pembe ve eflatun kır çiçeklerinde yarattığı dalgalanmayı seyrediyordum. Hafifçe dalgalanan, uzun yumuşak tüylü, kocaman bir halının ortasında gibi hissediyordum kendimi.&lt;br /&gt;İlkbahar tam anlamıyla gelmemişti henüz. Ağaçların bir kısmı çiçeklenmişti, bir kısmı ise çıplak kalmış dallarıyla sonbahara ait görüntüler sunuyorlardı hâlâ. Yüksek bölgelerde kar vardı ama ılık bir havanın hüküm sürdüğü ovalara erkenci göçmen kuşlar şimdiden gelmişti.&lt;br /&gt;Yolun yarısına doğru yeşil giderek solgunlaştı, tozlandı sanki. Daha bir saat önce kayalardan bile fışkıran ıslak yeşil kayboldu, tepeler o yeşil kadife giysisini üzerinden sıyırıp attı ve toprak yüzünü gösterdi. Şimdi, yumuşak dişi kıvrımlarla birbirinden ayrılan gri-mavi tepeler ve onların ayakucunda uzanan sürülmüş, ekilmiş ya da nadasa bırakılmış tarlalar vardı.&lt;br /&gt;Demiryolu, geniş ovada kıvrıla kıvrıla uzayıp gidiyordu. İçinde olduğum o koca makinenin kendi gölgesiyle oynadığı kovalamaca oyununu izliyordum. Tren ilerledikçe,&lt;br /&gt;iyice alçalmış olan güneşi bir sağımıza alıyorduk, bir solumuza. Güneye döndüğümüzde gölge devasa bir boyuta ulaştı. Pencereleri, tekerlekleri bile fark edebiliyordum hızla akan arazinin üzerinde.&lt;br /&gt;Zaman ilerledikçe çıplak tepeler karardı, ufkun kızıllığında yekpare bir siluete dönüştüler. Tren doğuya dönünce güneşi arkamıza aldık. Geriye dönüp baktığımda, batıya doğru hızla akan görüntünün, güneşin giderek solgunlaşan ışığında kocaman bir gölgeye dönüştüğünü görüyordum. Sağımızda ve solumuzda ise doğal bir kale görünümündeki alçak dağlar uzanıyordu. Derken güneş battı, dağlar ve sular karardı, gölgeler silindi.&lt;br /&gt;Yaklaşık yedi saatlik bir yolculuk sonunda köyün bağlı bulunduğu küçük kente ulaştım. Tren istasyonunun önünden bir taksiye binip şoföre beni iyi bir otele götürmesini söyledim. Adam, beni hemen hemen kentin öbür ucundaki mahallelerden birinde olan, eski ama bakımlı bir binanın önünde indirdi.&lt;br /&gt;Lobideki görevli güleryüzle ve nazik bir biçimde karşıladı beni. Bir gece kalmak için banyolu bir oda istediğimi söyledim. Görevli “Size caddeye bakan bir oda vermemi ister misiniz” diye sordu. “Hayır” dedim, “arka taraftaki tarlalara bakan odalardan birini tercih ederim.”&lt;br /&gt;Komilerden biri, beni kalacağım odaya çıkardı. Odada bir karyola, bir komodin, bir tuvalet masası, pencerenin önüne konulmuş geniş bir koltuk ve küçük bir sehpa vardı. Hemen banyoya girdim.&lt;br /&gt;Banyodan çıktıktan sonra pencerenin önündeki koltuğa oturdum ve dışarıyı seyretmeye başladım. Hava daha kararmamıştı. Koyu mavi bir gökyüzünün altında uzanan tarlalara baktım.&lt;br /&gt;Bozkırın da kendine özgü bir duygusu vardı. Arazinin birçok tepeyle, vadiyle parçalandığı bir kıyı kentinde, karın durmaksızın yağdığı günlerde insanın içini kaplayan o uçsuz bucaksızlık ve ıssızlık duygusunu yaşayamaz kişi; bembeyaz uzanan ve insana sonsuzmuş izlenimi veren bozkır düzlüğünün sesleri yutarak yarattığı o sessizliği ise başka bir yerde asla bulamaz. Yaz sonu bozkırın sunduğu renkleri de izlenimci bir ressamın fırçasından çıkmış bir resim dışında başka hiçbir yerde görmek mümkün değildir. Bozkır, insanı tatlı bir melodi gibi kendi içine çağırır.&lt;br /&gt;Hava biraz daha kararmış, dışarıyı görmek zorlaşmaya başlamıştı. Koltukta oturmaya devam ettim. Bedenim iyice gevşemişti. Gözlerimin önüne her şeyi başlatan o vapur yolculuğu geldi.&lt;br /&gt;Vapura pek binmezdim, çünkü çalışma saatlerimle vapur saatleri uymaz. O gün işten biraz erken çıkmıştım ve eve vapurla dönmeye karar vermiştim. Yaklaşık bir buçuk saat sürecek bir yolculuk olacaktı bu. Vapurun kıç tarafındaki, yarısı kapalı bölüme çıktım ve boş koltuklardan birine oturdum. Arka tarafta bir grup genç, anlamadığım bir dilde, hep bir ağızdan bir şarkı söylüyordu. Karşımdaki koltuklarda ise orta yaş ve üzerinde beş-altı erkek içkilerini yudumlayarak sohbet ediyorlardı.&lt;br /&gt;Tam çevremi seyretmeye dalmıştım ki “Buyurmaz mısınız?” diyen bir ses duydum. Başımı sesin geldiği yöne çevirdim; karşımdaki koltuklardan birinde oturan orta yaşlı bir erkek bana elinde tuttuğu kuruyemişleri ikram ediyordu.&lt;br /&gt;Gülümseyerek birkaç fıstık aldım ve çevremi seyretmeye devam ettim. Biraz sonra aynı adam yine seslendi:&lt;br /&gt;“Uzun zamandır görünmüyorsunuz.”&lt;br /&gt;Beni biriyle karıştırıyordu anlaşılan. Hiçbir şey söylemeden yalnızca gülümsedim. O da yanındakilerle konuşmaya devam etti.&lt;br /&gt;Vapur yol almaya başlamıştı ki kapıdan bir kadın girdi, birkaç kişiye iyi akşamlar diledikten sonra da yanımdaki koltuğa oturdu ve bana dönüp “Nerelerdeydin,” diye sordu. Birisiyle karıştırıldığım kesindi. Ben de o an bir oyun oynamaya karar verdim ve “Küçük bir yolculuk...” diye yanıt verdim. Nereye ve ne için gittiğime ilişkin sorularını ise genelgeçer yanıtlarla geçiştirdim. Kadınla, benzerime ilişkin bir şeyler öğrenebilmek amacıyla konuşuyordum ama o durmadan işinden ve işyerinde olanlardan söz ediyordu. Bir ara, bir gece önce evinde küçük bir parti verdiğinden ve arkadaşlarıyla geç saatlere kadar müzik dinlediklerinden söz etti ve rahatsız olup olmadığımı sordu. Bu, benzerimle aynı binada, ya karşılıklı ya da altlı üstlü dairelerde yaşadıklarını gösteriyordu.&lt;br /&gt;Vapur küçük bir iskeleye yanaşmaya başladığında kadın yerinden kalktı, kapıya doğru ilerlerken bana dönüp şaşkın bir ifadeyle yüzüme baktı ve “İnmiyor musun,” diye sordu. Demek benzerimin yaşadığı semte gelmiştik. Aceleyle yerimden kalkıp onu izlemeye başladım. Oyunu sonuna kadar sürdürmeye işte o an karar vermiştim.&lt;br /&gt;Vapurdan inip yürümeye başladığımızda kadının bir adım önde olmasına dikkat ederek onu izlemeye devam ettim. Kıyı boyunca uzanan caddede yüz metre kadar yürüdükten sonra bir yokuştan çıktık ve yolun sonundaki bir binaya girdik&lt;br /&gt;Kadın, asansöre girer girmez dördüncü katın düğmesine bastı. Sonra bana dönüp yüzüme anlamlı anlamlı bakarak beşinci katın da düğmesine bastı.&lt;br /&gt;“Bugün çok dalgınsın.”&lt;br /&gt;Asansör dördüncü katta durduğunda da iyi günler dileyerek indi.&lt;br /&gt;Beşinci katta indiğimde, karşılıklı iki daireden hangisinin kapısını çalacağıma karar veremedim. Sonunda kapılardan birisini çalmaya, yanlış kapıyı çaldıysam da bir şeyler uydurmaya karar verdim. Eğer doğru kapıdaysam, karşıma çıkacak olan ve bana çok benzeyen o kadına ne söyleyecektim? Sürprizlerden ve insanlarla beklenmedik biçimlerde tanışmaktan hoşlanan birisiyse, tatlı ve esprili bir sohbete koyulabilirdik. Ona olanları anlatır, beni konuk ederse de biraz otururdum. Belki de bu garip rastlantı, yeni bir dostluğun başlangıcı olurdu.&lt;br /&gt;Kapı açılmayınca zili bir kez daha çaldım. Karşı dairenin kapısı açıldı ve elli yaşlarında bir adam, başını yarı kapalı tuttuğu kapıdan dışarı uzatarak “Anahtarınızı mı unuttunuz” diye sordu. Kekeleyerek “Evet” dedim.&lt;br /&gt;“Yönetim odasındakini alabilirsiniz”. Çekine çekine yönetim odasının nerede olduğunu sorduğumda, adam sesine bir sitem tonu vererek “Tabii hiç işiniz düşmediği için bilmiyorsunuz... Giriş katında” diye yanıt verdi.&lt;br /&gt;Adam kapıyı kapattıktan sonra, evde kimsenin olmadığından emin olmak için zili bir kez daha çaldım. Kapı yine açılmayınca giriş katına inip yönetim odasındaki görevliden evin anahtarını aldım.&lt;br /&gt;Kapının önüne tekrar geldiğimde, artık geri dönülmez bir yola girmek ya da girmemek konusunda bir karar vermem gerektiğini düşündüm ama bu kararsızlık kısa sürdü ve kapıyı açıp içeri girdim.&lt;br /&gt;Evin içinde tuhaf bir koku vardı ve hava tam kararmadığı halde içerisi loştu. Bu da tüm perdelerin kapalı olduğunu gösteriyordu.&lt;br /&gt;Holü geçip salona girdim. Yere birtakım kâğıtlar atılmıştı. Yemek masası örtüsüzdü ve üzerinde bir fincanla, içinde kek kırıntıları olan küçük bir tabak vardı. Salondan çıkıp mutfağa ve banyoya şöyle bir göz attıktan sonra -her ikisi de boştu- yatak odası olabileceğini düşündüğüm odanın kapısını açtım. Kapıyı açar açmaz da küçük bir çığlık attım.&lt;br /&gt;Yatakta kanlar içinde biri yatıyordu. Korka korka yanına yaklaşınca elimde olmadan bir çığlık daha attım. Kadın, bana öyle benziyordu ki...&lt;br /&gt;Kendimi toparlayınca hemen koşup dış kapıyı kilitledim. Sonra tekrar odaya girdim ve ona bir kez daha dikkatle baktım. Bileklerini kesmişti.&lt;br /&gt;Salona geçip biraz düşünmeye çalıştım. Hemen polise haber vermeliydim. Kadın öldürülmüş de olabilirdi. Peki burada bulunuşumu nasıl açıklayacaktım? Vapurda olanları, felsefi düşüncelerimi, hep yenik düştüğüm karanlık dürtülerimi mi anlatacaktım onlara. Beni deli diye bir tımarhaneye kapatırlardı herhalde. Hemen evden çıkıp bir telefon kulübesinden de ihbarda bulunabilirdim; yetkili tanıdıkları devreye sokarak ya da gazeteci kimliğime sığınarak da işin gerçeğini anlatabilirdim ama dedim ya, açıklayamadığım bir şey beni harekete geçirdi.&lt;br /&gt;Başlangıçta beni ilgilendiren, yalnızca kadının kendini neden öldürdüğüydü. Karşı dairedeki adam, alt katta yaşayan kadın ve yönetim odasındaki görevli benim eve girdiğimi görmüşlerdi ama beni o zannetmişlerdi nasılsa. Bunu düşününce salonun ışığını açtım ve evi daha dikkatli bir biçimde gözden geçirmeye başladım. Yerdeki kâğıtların arasında bir fotoğraf vardı; üç katlı eski bir binanın fotoğrafı. Kâğıtlardan birini hızla okudum; bir avukattan geliyordu ve anladığım kadarıyla bir miras meselesiyle ilgiliydi. Avukat mektubuna “Belki sizin için can sıkıcı bir konu olacak ama bunu size bildirmekle görevliyim” diye başlıyor ve kadının hiç görmediği babasının öldüğünü, küçük bir dağ köyündeki evinin de ona kaldığını haber veriyordu. Söz konusu ev, fotoğraftaki ev olmalıydı. Mektubun tarihine baktım; bir ay öncesini gösteriyordu.&lt;br /&gt;Ne aradığımı tam olarak bilmeden kadının çantasını ve çalışma masasını karıştırmaya başladım. Telefon fihristiyle randevu defterini buldum. Defterdeki notlardan, mektubun yazıldığı tarihten üç gün sonra avukatla buluştuğu anlaşılıyordu. Ondan sonraki bir haftalık süre ise boştu. Telesekreterdeki notları dinlediğimde ise üç gün önce işinden ayrıldığını, bir sevgilisi olduğunu ve hiçbir şey açıklamadan onunla da görüşmeyi kestiğini anladım. Adam, telesekretere durmadan notlar bırakmış ve bir açıklama istemişti ama kadın onu hiç aramamıştı anlaşılan. Telefon fihristinden avukatın ve sevgilisinin telefon numaralarını bulup not ettim, sonra bunun ne kadar anlamsız bir davranış&lt;br /&gt;olduğunu düşünerek fihristi alıp çantama attım. O sırada telefon çaldı. Açmadım. Arayan, iş arkadaşı olduğunu sandığım bir kadındı ve telesekretere bıraktığı notta hemen buluşmaları gerektiğini söylüyordu.&lt;br /&gt;Çalışma masasını biraz daha karıştırdım. Aradığım, ona ait çok özel sırları öğrenebileceğim bir şeydi. Sonunda da günce olarak kullandığı, kırmızı deri kaplı, küçük bir defter buldum. Beni daha çok o bir hafta içinde neler olup bittiği ilgilendiriyordu. Sayfaları hızla çevirerek bir ay öncesinden, yani avukatın mektubunu aldığı tarihten başlayarak okumaya başladım.&lt;br /&gt;İlk sayfalarda olağandışı bir yan yoktu. Her şeyin, o küçük dağ köyüne gidişiyle değiştiği besbelliydi ama o günlere ait sayfalardan da bir şey öğrenmek mümkün değildi. Çünkü, orada kaldığı bir hafta boyunca günlüğüne hep aynı sözcüğü yazmıştı: Korkunç... Korkunç... Korkunç...&lt;br /&gt;Günlüğe yazdıklarından, on gün önce köyden döndüğü, üç gün önce de işiyle ve arkadaşlarıyla ilişkisini kestiği anlaşılıyordu. O gün şöyle yazmıştı günlüğüne: “Tanrım, ben buna karşı koyamam.”&lt;br /&gt;Bu satırları okuduktan sonra, onun intihar ettiğine kesin gözüyle bakmaya başladım. O dağ köyünde neler olduğunu ise deli gibi merak ediyordum.&lt;br /&gt;Ben böyle etrafı karıştırırken vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Kararımı adım adım uygulamaya başladım. Otopsi raporunun çıkması birkaç gün alırdı ve bu birkaç gün de bana yeter de artardı bile.&lt;br /&gt;Hemen yatak odasına geçtim. Cesedi önce bir çarşafa, sonra da bir battaniyeye sarıp sıkıca bağladım, ayaklarından tutarak yataktan yere indirdim ve sürükleyerek dış kapının önüne kadar getirdim. Sonra, binada yaşayanların uyanık olup olmadıklarına bakmak için dışarı çıktım. En üst kattakilerden biri dışındaki bütün dairelerin ışıkları sönüktü. Arabamı apartman kapısının önüne kadar getirdim, bagajın kapağını açtım ve cesedi almak üzere tekrar eve girdim. Dairenin dış kapısının önüne getirdiğim cesedi sırtıma alıp asansöre kadar taşıdım. Çok ağırdı. Asansöre girince yere indirdim. Zemin kata gelince, önce apartman sahanlığını kontrol ettim, sonra da cesedi yine sırtıma yükleyip zorlukla arabaya kadar taşıdım ve bagaja koydum.&lt;br /&gt;On beş dakika sonra kendi evimin önündeydim. Sokağı iyice kontrol ettikten sonra garaja girdim. Biraz soluklandıktan sonra cesedi tekrar sırtıma alıp garajdan hole açılan merdivenlerden çıkardım. Merdivenin sonunda yere indirdim ve sürükleyerek yatak odama kadar taşıdım. Ter içinde kalmıştım. Kanlı çarşaf ve battaniyeyi yatağa serip cesedi üzerine yatırdım.&lt;br /&gt;Tüm bunları nasıl yapabildim, hâlâ bilemiyorum. Kendimden geçmiş gibiydim ve davranışlarımı o güne dek tanımadığım bir güç yönetiyordu. Sonra, daktiloyla alışılmış bir intihar mektubu yazıp kolay görünecek bir yere bıraktım ve garaja indim. Arabamın bagajını iyice temizledikten sonra da evden ayrıldım.&lt;br /&gt;Anacaddeye kadar yürüdüm ve oradan bir taksiye binip tekrar onun evine gittim. Ortalığı temizleyip düzenledim ve onun yatağına yatarak uyumaya çalıştım.&lt;br /&gt;Ertesi gün tüm hazırlıklarımı tamamladıktan sonra, avukatın mektubunu da -fotoğraftaki evin yeri tarif ediliyordu- yanıma alarak yola çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*******************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencerenin önünde kaç saattir oturduğumun farkında değildim. Hava kararmıştı. Giyindim ve hem kenti dolaşmak, hem de köye giden otobüslerinin nereden kalktığını öğrenmek amacıyla otelden çıktım. Tren istasyonundan otele gelirken gördüğüm kadarıyla, tek bir anacadde ve ona açılan sokaklardan oluşan küçücük bir kentti. Meydandaki bir mağazaya girdim ve tezgâhtara köye giden otobüslerin nereden kalktığını sordum. Adam, yüzüme şaşkınlık ve merakla baktı, beni baştan aşağı süzdükten sonra da “Oraya otobüs kalkmaz” dedi, “ancak, bir taksiyle gidebilirsiniz. Fazla uzak sayılmaz.” Ben tam kapıdan çıkarken de “Oraya gidecek bir taksi şoförü bulmakta zorluk çekebilirsiniz” diye ekledi. Geri dönüp “Neden” diye sorduğumdaysa, gözünü yaptığı işten ayırmadan “O köy hakkında çıkan söylentiler yüzünden” diye yanıt verdi.&lt;br /&gt;“Ne gibi söylentiler,” diye sordum.&lt;br /&gt;“Bunu tam olarak bilemiyorum ama o köy yörede pek iyi bir üne sahip değil, orada yaşayanlar da pek sevilmez, dahası onlardan korkulur.”&lt;br /&gt;“Pek bir şey anlayamadım doğrusu.”&lt;br /&gt;“Bunu yöredeki yaşlı insanlar daha iyi bilirler. Biz gençlere ise yalnızca oraya gitmememiz, hatta yakınından bile geçmememiz öğütlenir. Bildiğim kadarıyla yüzyıllardır silinmeyen, kötü bir ündür bu. Oraya gidip geri dönmeyenler, köy hakkında hiçbir şey duymamış olan ve uyarılara kulak asmayan yolcuların başına gelen kötü olaylar anlatılır durur hep.”&lt;br /&gt;“Bunlar, bu yöreye özgü efsaneler olmasın?”&lt;br /&gt;“Sanmıyorum. Orasının, dünya üzerindeki en eski yerleşim yerlerinden biri olduğu söylenir. Eskiden, yakın kasaba ve köylerde yaşayan insanların tüm şikâyetleri ve yerel görevlilere ya da hükümet yetkililerine, orada bir soruşturma yapılması konusundaki başvuruları sonuçsuz kalmış, hiçbir işe yaramamış...”&lt;br /&gt;Patronumun sözleri geldi aklıma.&lt;br /&gt;“Hiçbir soruşturma yapılmamış mı?”&lt;br /&gt;Adam derin bir soluk aldı.&lt;br /&gt;“Oraya yıllardır tek bir resmi görevli girmedi, giremedi ya da. Biz de kendi başımızın çaresine baktık. Hâlâ da öyle. Oraya asla yaklaşmıyoruz. Gidecek olan yabancıları da uyarıyoruz ama çoğu sizin gösterdiğiniz tepkiyi gösteriyor; gülüp geçiyorlar ya da bunların batıl inançlar olduğunu söylüyorlar. Başka ne yapabiliriz ki? Orada yaşayanlar da köylerinden hiç ayrılmazlar. Bana kalırsa, lanetli bir hastalığa yakalandıkları muhakkak. Atalarımızın anlattıklarına bakılırsa, garip bedenleri, saçsız başları, donuk bir tenleri ve bir maskenin göz deliklerinden çevreyi seyreder gibi bakan, ifadesiz gözleri varmış. Çok eskilerden gelen, fısıltı gibi bir söylentiye göre ise, bedenleri ve yüzleri, tıpkı cüzamlılarınki gibi korkunç yaralarla kaplıymış. Bu nedenle bizler onlardan hep uzak durduk. Tabii, anlatılanlar yalnızca dış görünüşleriyle ilgili olsa iyi. Onlar da Tanrı’nın yarattığı insanlardır der geçersiniz ama öyle değil. Onların ruhları da en az bedenleri kadar korkunç. O devlet memurlarına, yolculara ne oldu dersiniz?”&lt;br /&gt;“Ne oldu sizce?”&lt;br /&gt;Adamın yüzünde bir kırgınlık ifadesi belirdi.&lt;br /&gt;“Hah” dedi, “bakın, siz de inanmıyorsunuz. Size yalnızca şunu söyleyeyim; gitmeden önce bir kez daha düşünün.”&lt;br /&gt;Adama teşekkür edip mağazadan çıktım. Bunlar yörede anlatılan, boşinanca dayalı hikâyeler olmalı diye düşünmeye çalıştım ama anlatılanlar ve tezgâhtarın takındığı garip tavır, benzerimin orada geçirdiği her günün sonunda dehşet içinde defterine yazdığı o sözcükleri yeniden anımsamama ve merakımın daha da artmasına neden olmuştu.&lt;br /&gt;Gerçekten de köye gitmeyi kabul eden bir taksi şoförü bulmakta epey zorluk çektim. Kentteki hemen hemen tüm taksi şoförleriyle konuştum. İçlerinde en yaşlıları olduğunu tahmin ettiğim biri, köyün adını duyunca biraz durakladı ve tıpkı mağazada konuştuğum tezgâhtar gibi beni baştan aşağı süzdükten sonra köyün adını tekrarladı. Kendi sesimin yankısını işitir gibi oldum. Yaşlı adam, bir süre konuşmadı, sonra da hafif bir sesle daha önce tezgâhtardan dinlediklerimi tekrarladı: “Orasının dünya üzerinde kurulmuş en eski yerleşim yerlerinden biri olduğu söylenir. İnsanları biraz tuhaftır. Köylerinin dışına pek çıkmazlar. Komşu köylerde ve kasabalarda da hiç sevilmezler. Ben hiç görmedim ama görünüşlerinin de tuhaf olduğu söylenir. Zaten garip, ilkel bir yaşam sürüyorlar. Köyün adını hiç duymamış olan ve bilinmeyen yerleri keşfetmeye meraklı bazı yabancıların oraya gittiklerini biliyoruz ama hiçbiri geri dönmedi. Atalarımızın anlattıklarına bakılırsa, orada kaybolan pek çok resmi görevli varmış. Oraya gitmeseniz iyi olur. Atalarımızdan, onların korkunç yaratıklar olduklarını öğrendik biz.”&lt;br /&gt;Yaşlı taksi şoförü, köyde yaşayanların dış görünüşleri hakkında da tezgâhtarla aynı şeyleri söyledi. Konuştuğum diğer kişiler de benzer şeyler söylediler ve beni oraya gitmemem konusunda uyarmaya çalıştılar ama ne olursa olsun oraya gidecektim.&lt;br /&gt;Sonunda gençten bir taksi şoförü “Ben öyle şeylere inanmam” diye böbürlenerek beni götürmeyi kabul etti. Ertesi gün sabah erkenden yola çıkmak üzere anlaştık.&lt;br /&gt;Sabah kalkar kalkmaz giyinip aşağıya indim ve otelin yemek salonunda kahvaltımı ederek taksi şoförünü beklemeye başladım. Bir saat sonra geldi. Bana dönüp “Evdekiler oraya gitmemem için çok ısrar ettiler ama ben onları dinlemedim” dedi, “yalnız büyükbabama söz verdim, anayolda bırakacağım sizi, köy yoluna girmeyeceğim. Oradan köy pek uzak değil. Yürüyerek on-on beş dakikada ulaşabilirsiniz. Şimdiden söyleyeyim de...”&lt;br /&gt;Sözü fazla uzatmamak için “Tamam anlaştık” diye kestirip attım.&lt;br /&gt;Kentten çıktıktan sonra bir süre dümdüz uzanan şosede ilerleyip kuzeye döndük ve gittikçe yükselen kayalık bir arazide yol almaya başladık. İlerledikçe ve yükseldikçe yol daraldı, sol tarafımızdaki yar giderek derinleşti. Şoför tüm dikkatini yola vermişti. Neredeyse bir saattir yoldaydık ve ağzını açıp tek bir kelime dahi etmemişti.&lt;br /&gt;Dışarıda ise manzara giderek ıssızlaşıyordu ve havaya hissedilir bir kasvet egemen olmaya başlamıştı. Bunun nedeni, sağ tarafımızda bir kale duvarı gibi yükselen kayaların güneşin önünü kapatmasıyla oluşan gölgelerdi belki de. İlerlediğimiz bu koyu gölgeli alanda, kayaların arasından çıkmış birkaç bodur çalı dışında hiçbir yaşam belirtisi yoktu.&lt;br /&gt;Tırmanışımız yarım saate yakın sürdü. Yoldaki dönemeçler sona erdiğinde bitki örtüsü de farklılaşmaya başlamıştı. Denizden beş yüz-altı yüz metre yükseklikteki bir ovada kurulmuş olan kentin çevresini tamamen kaplayan kuru çalı ve dikenlerin yerini, tırmandıkça önce bodur fundalık ve çalılıklar, sonra da kızılçam ve meşe ormanları almıştı.&lt;br /&gt;Denizden yaklaşık bin metre yükseklikte bir bölgeye gelmiştik. Sıradağların güney yamaçları, dik yarlar ve falezler oluşturarak denize ulaşıyordu ve ayrıldığımız kent, kuzey yamaçlarının sona erdiği yerden, ülkenin içlerine doğru uzanan bir bozkır düzlüğünde kurulmuştu. Tırmandığımız dağ sırası ise ülkenin güney kıyıları ile iç bölgeleri arasında, bitki örtüsü ve iklim açısından doğal bir sınır gibiydi.&lt;br /&gt;Ormanın hemen yakınından geçen yolda bir süre ilerledikten sonra “İşte geldik” dedi şoförüm, “sizi burada indireceğim. Ormanın içinden geçen şu patika doğruca köye gider”. İşaret ettiği yöne bakınca, ormanın içlerine doğru uzanan ve koyu gölgeli ağaçların arasında kaybolan patikayı fark etmekte epey zorlandım. Genç adama teşekkür&lt;br /&gt;ettim ve onun dar yolda ancak birkaç manevra yaparak geri dönüşünü izledim. Yanımdan geçerken bana başıyla bir selam verdi ve gaza basıp hızla uzaklaştı. Ben de ormanın loş derinliklerine doğru uzanan patikada ilerlemeye başladım.&lt;br /&gt;İçimde korkudan çok merak vardı ve hissediyordum ki bir günbatımını yaşıyordum. Aydınlıktan karanlığa, fark edilmeyen yavaş bir geçiş... Daha karanlık bastırmamıştı, loş bir alandaydım henüz, ama karanlığın ağır ağır çökeceğini de biliyordum. Tüm bunları neden yapmıştım? Neden buradaydım? Neyin peşindeydim? Tüm yaşamım boyunca o fırsatı beklemiş gibi kendimi bir kalemde silivermiştim, yok etmiştim ve bir başkasının yaşamını sırtlanmıştım. Ben, bir başkasının bıraktığı yerden başlamıştım, sıfırdan başlamamıştım. O nokta benim için sıfır noktasıydı belki de ya da sıfır noktası diye bir şey yoktu. Peki onun taşıyamadığı şeyi ben taşıyabilecek miydim? Herkes yapardı bunu, yani herkes zaman zaman bir başkası olurdu. Ben yalnızca bunu eyleme geçiriyordum.&lt;br /&gt;Etrafımı seyrederek ve bir yaşam belirtisi arayarak patikada ilerlemeye devam ediyordum. Neredeydi bu ormanda yaşayan hayvanlar; kuşlar, böcekler, sincaplar, tavşanlar?..&lt;br /&gt;Sonunda beş yüz-altı yüz metre ileride, oldukça yüksek bir kayalığın üzerine inşa edilmiş evi gördüm. Küçük kentten ayrıldıktan sonra gördüğüm her şey gibi, o da uğursuzluk yayıyordu.&lt;br /&gt;Yürümeye devam ettim. Bir süre sonra doğal bir merdiven gibi basamak basamak gittikçe yükselen kayalık bir arazi başladı. Evin üzerine kurulduğu kayalık, zamanla merdivene dönüşmüştü. Basamaklardan çıkmaya başladım.&lt;br /&gt;Kapının önüne geldiğimde hâlâ geri dönebileceğimi düşünüyordum ama bir şey yapmama fırsat kalmadan, büyük ahşap kapı gıcırdayarak açıldı ve beyaz saçlarını ensesinde küçük bir topuz yaparak toplamış, iyi giyimli, ufak tefek bir kadın belirdi. Yüzü, küçük kenttekilerin anlattığı gibi donuk, teni ise pudralanmış gibiydi. Gülümseyerek “Tekrar geleceğini biliyordum” dedi. Ben de gülümsemeye çalışarak ağzımda bir şeyler geveledim. Avukatın mektubunda sözünü ettiği, evin hizmetkârı olmalıydı. Kenara çekilerek bana yol gösterdi.&lt;br /&gt;Kapı, çok geniş olmayan bir taşlığa açılıyordu. İçeri girer girmez, sol taraftaki duvarda tahta bir kapak gözüme çarptı, sağ tarafta ise ahşap bir merdiven vardı. Merdivenin başında, geride kalmış olan kadını bekleyerek önüme geçmesini sağladım. O önde ben arkada merdivenden çıkmaya başladık. Birkaç basamak çıktıktan sonra geri dönüp “Seni odana çıkarayım. Her şey bıraktığın gibi duruyor” dedi. Birinci kattaki kapalı kapının önünden geçip yukarı çıkmaya devam ettik. İkinci kattaki kapı, geniş bir hole açılıyordu. İçeri girdik. Kapının karşısındaki duvarda, siyah dökme demirden bir çerçevesi olan büyük bir ayna, holün sağında ve solunda ise birer kapı vardı. Soldakinden büyük bir salona girdik. Pencerelerdeki kırmızı kadife perdeler kapalıydı. Onlarla aynı renkte bir kumaşla kaplanmış abanoz koltuklar ise üzerlerine hiç oturulmamış gibiydi. Diğer mobilyalar da koltuklar gibi abanozdan yapılmışlardı ve çok eski yıllara ait bir modele ve süslemelere sahiptiler. Girdiğimiz büyük salondan çift kanatlı bir kapıyla ayrılan, aynı büyüklükte bir başka salona geçtik. Orada ise her şey, perdeler, koltuklar, halılar koyu yeşildi.&lt;br /&gt;Kadın hiç konuşmuyordu. Salonları geçtikten sonra mutfağa girdik ve dip tarafındaki, kule odalarına çıktığını sandığım merdivene yöneldik. Merdiveni çıkınca, kesik koni biçiminde bir koridora girdik. Tavan alçaktı; başımı eğerek yürümek zorunda kaldım. Koridorun iki ucunda da birer kapı vardı. Kadın, kapılardan birini açıp yana çekildi.&lt;br /&gt;“İşte, her şey bıraktığın gibi” dedi yine gülümseyerek. İçeri girdim.&lt;br /&gt;“Sen biraz dinlen. Akşam yemeğini odana getireyim istersen” dedi.&lt;br /&gt;“Hayır. Aşağıya inerim” dedim. Kapıyı kapatıp gitti.&lt;br /&gt;Fazla büyük olmayan bir odaydı. Kapıdan girince tam karşıda, üst çizgisi odanın iki tarafa doğru eğimli tavanına paralel bir pencere, pencerenin önünde de odanın tam ortasına konulmuş ve evdeki tüm mobilyalar gibi çok eski model, maundan yapılmış, oymalı bir karyola vardı. Karyolanın iki yanına birer komodin, ayakucuna da bir tuvalet masası konmuştu.&lt;br /&gt;Pencereden dışarı baktım; sandığımın tersine evin arka tarafına bakıyordu. Evin planı ve hep dönerek çıkan merdivenler, yön duygumu yok etmişti. Odaya tekrar göz gezdirdim. Duvarlardan ikisinde de taşlıkta gözüme şöyle bir çarpan kapaktan birer tane vardı. Birini açıp içeriye baktım. Hiçbir şey göremeyince de komodinin üstünden şamdanı alıp mumunu yaktım ve içeriye doğru tuttum. Çatının evin kenarlarına doğru olan eğimiyle kazanılmış, küçük, üçgen biçiminde bir alandı. Eski, kullanılmayan eşyalar gelişigüzel konmuştu. Karşı duvardakini de açıp baktım. O da tıkabasa eski eşyalarla doluydu.&lt;br /&gt;Merdivenlerden birinin çıktığını duyunca kapağı kapatıp hemen yatağın üstüne oturdum. Ayak sesleri kapının önüne kadar geldi, kapıya vuruldu. “Girin” diye seslendim oturduğum yerden. Yaşlı kadın, içeri girmeden, banyo yapmak isteyip istemediğimi soruyordu. Her şey kuralınca olacaktı anlaşılan. Kapıyı açtım ve banyo yapmanın bana çok iyi geleceğini söyledim. Kadın, hemen yandaki kapıyı açıp içeri girdi, suyu açtı. Biraz sonra da beni çağırarak banyonun hazır olduğunu haber verdi. Yanına gittim. Gereken her şeyin yerini gösterdikten sonra dışarı çıkarken, işim bitince aşağıya inmemi, amcamın yemek için beni beklediğini hatırlattı.&lt;br /&gt;Banyodan sonra aşağıdaki salona indim. Yemek masasında orta yaşlı bir adam oturuyordu. “Amcam” olmalıydı. Benim geldiğimi fark edince gülümseyerek karşısındaki sandalyeyi gösterdi. Gülümsemesinde garip bir yan fark etmiştim. Sanki beyninden gelen uyarımın dudaklarına ulaşması normalden fazla zaman alıyordu ve gülümseme önce gözlerinde, sonra da zoraki bir biçimde dudaklarında gerçekleşiyordu. Dudaklarında beliren kıpırtıya ise ancak kasılma denilebilirdi. Aynı şey daha önce yaşlı kadında da dikkatimi çekmişti.&lt;br /&gt;Gösterdiği sandalyeye oturdum. Yaşlı kadının yüzündeki o donuk anlatım, onun yüzünde de vardı.&lt;br /&gt;“Geri geleceğini biliyordum” dedi o da.&lt;br /&gt;Belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık verdim. Benzerime neler anlatıldığını bilmiyordum, o nedenle de her ikisinden de önce konuşmamaya özen göstermeliydim. Hizmetkâr kadın yemek servisini yaparken, o, dikkatle beni süzüyordu.&lt;br /&gt;“Artık burada yaşamaya karar verdiğine göre -geri dönüşünü böyle yorumluyorum- biraz daha rahat davranabilirsin. Belki varlığımızdan yeni haberdar oldun ama ben senin babanın kardeşiyim ve bu ev senin. Öleceğini anladığımda babana çok yalvardım seni buraya çağırması için ama o cesaret edemedi seninle karşılaşmaya. Annen gibi senin de kaçacağını düşündü. Pek yanılmış da sayılmaz. Kaçtın gittin ama artık hiçbir şeyin önemi yok, çünkü geri döndün ve biliyorsun ki sen buraya aitsin ...”&lt;br /&gt;“Babam,” diye kekeledim, “babam neden cesaret edemedi benimle karşılaşmaya?”&lt;br /&gt;“Sen de artık biliyorsun ki görünüşünden dolayı korkup kaçacağını düşündü. Senin karşına tekrar çıkarken gerçek görünüşümüzle çıkmaya ben de cesaret edemedim. Bu nedenle de gördüğün gibi, o da -yaşlı kadını gösterdi- ben de maskelerimizi ve eldivenlerimizi taktık.”&lt;br /&gt;“Aman Tanrım” dedim, kendim bile farkına varmadan. Bu maske hikâyesi de neyin nesiydi?&lt;br /&gt;“Bak, şimdi de korktun” dedi.&lt;br /&gt;“Hayır, hayır” dedim, “Yalnız anlamıyorum, neden?..”&lt;br /&gt;“Yıllardır alıştık buna” diye sözümü kesti. “Buraya ilk geldiğinde sana her şeyi anlatmıştım. Sense kaçıp gittin ama biliyorsun ki kaçabileceğin bir yer yok. Çok az zamanın kaldı; bir buçuk yıldan az. Korktuğunu biliyorum ama sana her şeyi açıkça söylemek zorundayım. Sen de tüm bunları sonuna kadar dinlemelisin. Kaçmakla eline bir şey geçmez. Bedeninde, en önemlisi de yüzünde ve ellerinde yaralar açılmaya başladığında ne yapacaksın? Sen buraya aitsin ve ancak burada var olabilirsin. Korkma. Biz onlardan daha uzun bir süredir yeryüzündeyiz ve onların bilmediği birçok şeyi biliyoruz Bugüne kadar varlığımızı sürdürdük, bundan sonra da sürdüreceğiz.”&lt;br /&gt;Neler söylüyordu bu adam. Ya kaçığın tekiydi ya da hiç bilmediğim, tanımadığım bir lanet söz konusuydu. Korkmaya başlamıştım ama henüz merak duygusu ağır basıyordu.&lt;br /&gt;“Onlardan daha uzun süredir yeryüzündeyiz de ne demek?”&lt;br /&gt;“Anlaşılan, yaşadığın şok sana her şeyi unutturmuş.”&lt;br /&gt;“Evet, evet. Buraya daha önceki gelişimle ilgili pek bir şey anımsamıyorum. Öyle korkmuştum ki...”&lt;br /&gt;“Senin karşına maskesiz çıkmamalıydık.”&lt;br /&gt;“Evet, yüzünü görünce çok korkmuştum ve...”&lt;br /&gt;“Ve kendinin de öyle olacağını, bunun soyumuza ait bir tür lanet olduğunu, hele hele bu köye ilişkin anlattıklarımı duyunca da kaçıp gittin. Şimdi yemeğini ye. Sana her şeyi baştan anlatmaya hazırım ben.”&lt;br /&gt;İkimiz de yemeklerimize elimizi bile sürmemiştik. Acele acele yemeye başladım. O ise bir taraftan yemeğini yiyor, bir taraftan da beni incelemeyi sürdürüyordu.&lt;br /&gt;Gerçek görünüşü nasıldı acaba? Hem merak ediyordum, hem de korkup kaçarım da hikâyenin sonunu öğrenemem diye maskesini çıkarmaması için dua ediyordum. Yemeğimizi bitirdikten sonra diğer salona geçtik.&lt;br /&gt;“Gerçekten daha önceki gelişine ilişkin hiçbir şey anımsamıyor musun?”&lt;br /&gt;“Hayal meyal bir şeyler anımsıyorum ama...”&lt;br /&gt;“Bu kez, soyuna ilişkin konuları öğrenmek için böyle hevesli olman ve korkunu yenmiş görünmen hoşuma gitti doğrusu. Sana geçen sefer de söylediğim gibi, sen, dünya üzerinde şu an yaşayanlardan daha uzun bir süreden beri yeryüzünde var olmuş bir soydan geliyorsun. Biz, başka bir tarihe aidiz. Onların tarihi başlattığı noktadan çok daha önceleri bu dünya üzerinde yaşıyorduk. Belki bizden önce de canlı nesilleri gelip geçti bu dünyadan ama biz bir neslin bu dünya üzerinden silinip gittiğine, yeryüzünün yıllarca ıssız bir çöl gibi sessizce beklediğine ve yaşamın yeniden kurulduğuna tanık olduk.”&lt;br /&gt;“Nasıl yani?”&lt;br /&gt;“Sabırlı ol. Hepsini anlatacağım.” Dikkatle beni izlemeyi sürdürüyordu.&lt;br /&gt;“Büyük savaşın habercisi olaylar başladığında atalarımız gerekli tüm hazırlıkları yapmıştı ama her şey hiç beklemedikleri bir anda başladı. Merak etme, sana eski kenti de gezdireceğim.”&lt;br /&gt;“Eski kent mi?”&lt;br /&gt;“Atalarımızın yeraltında yaşadıkları yıllarda kurdukları kent. Oradaki ilk yılları çok kötü geçti. Radyasyonun ilk etkileri hissedilmeye başladığında köyde panik başlamıştı. Birçoğu birkaç gün içinde şoka girip öldü. Derileri kıpkırmızıydı ve acı çekerek çırpına çırpına öldüler. Bunların olacağını biliyorlardı ve yeraltında bir kent inşa etmişlerdi ama söylediğim gibi savaş hiç beklemedikleri bir anda patlak verdi ve birçoğu radyasyonun ilk etkilerinden kurtulamadı. Yeraltı kentine indiklerinde hepsi de berbat bir durumdaydı. Hastalar hiçbir şey yiyemiyor, sürekli kusuyorlardı, sonra birkaç haftalık bir iyileşme dönemi, ardından da ateş, kanlı ishal, enfeksiyonlar ve kanamalar başladı. Hepsi de bir deri bir kemik kalmıştı. Vücutlarında ise yaralar açılmaya başlamıştı. Altı hafta kadar sonra yavaş yavaş iyileşme başladı ama bir kısmında genetik yapıda bozulmalar ve tahribat başlamıştı. Çoğu kanserden öldü. Hayatta kalanlardan ise kiminin kemiklerinde hasar kaldı, kimi üreme yeteneğini kaybetti, kiminin de dokuları zarar görmüştü ve bu aylar, hatta yıllar sonra ortaya çıktı. Derilerinde yaralar açılmaya başladı, sonra bu yaralar kabuk bağladı, şişti ve korkunç bir görünüm aldı. Yani, küçük yeraltı uygarlığını harekete geçirene kadar korkunç günler geçirdiler.”&lt;br /&gt;“Yeraltı uygarlığı mı?”&lt;br /&gt;“Evet, öyle denilebilir. Bu bölgede yeraltında akmaya başlayan bir ırmak sayesinde elektrik enerjisi ürettiler. Günışığı lambaları yaptılar ve yeraltına daha önce taşıdıkları sağlıklı tohumlarla ilkel de olsa tarım yapmayı başardılar. Radyasyonun etkilerinin ne kadar süreceğini bilmiyorlardı. Bu nedenle, yaptıkları özel giysilerle zaman zaman yeryüzüne çıkıp ölçümler yapıyorlardı.”&lt;br /&gt;“Peki neden her şeyi gizliyorsunuz? Tüm bunları neden anlatmıyorsunuz?”“Dinle. Yeryüzüne çıktıklarında 300 kişiden hemen hemen yarısı ölmüştü. Bir kısmı da çok genç yaşta öldü. Ancak orada doğan çocuklar bile oldu. Yeryüzüne çıktıkları ilk günlerde maske takmıyorlardı. Zaten o sıralar dünya ıssız bir çöl gibiydi. Atalarımız, dünya üzerinde yeni toplulukların oluşturulmasını, onların da uygarlığı yavaş yavaş yeniden inşa edişini uzaktan sessizce izledi. Yanı başlarında köyler, kasabalar, kentler inşa edildi. O zaman atalarımız onlarla iletişim kurmaya çalıştı ama olmadı. Üretilen bu yeni neslin üyeleri onlardan korkuyordu. Hep korktular da...”&lt;br /&gt;“Üretilen” de ne demek oluyordu? Galiba, bu köyde yaşayanların akli dengeleri de pek yerinde değildi. Adamın anlattıkları, ancak hastalıklı bir zihnin ürünleri olabilirdi.Yavaş yavaş ben de böyle düşünmeye başlamıştım. Belki de gerçekten fiziksel bir hastalık söz konusuydu -küçük kentte duyduklarım da bunu kanıtlıyordu- ama ruhsal açıdan da pek sağlıklı oldukları söylenemezdi. “Amcam” konuşmaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;“Bu hiç değişmedi bugüne kadar. Yüzyıllardır süren bir yabancılık bu. Atalarımız, kopya bir “insan” neslinin kendilerine yetişip yanlarından hızla geçip gittiğini gördü. Önce ileride olana, sonra da geride kalana duyulan bir tür yabancılık duygusunun neden olduğu bir dışlanma bu. Bizim hakkımızdaki söylencelerin kaynağı da bu yabancılık duygusu. Atalarımız da iletişim kurma çabaları sonuç vermeyince bu yeni türün derisine çok benzeyen bir maddeden yaptıkları maskeleri takmaya başladılar. Yeryüzündeki bir önceki insan nesline ait olduklarını ise hep gizlediler, çünkü bu yeni canlı türü nereden geldiğini bilmiyordu ve atalarımız da hiçbir şey söylememe konusunda uyarılmıştı.”&lt;br /&gt;“Kimler tarafından?”&lt;br /&gt;“Bir başka dünyadan gelip yaşamı yeniden başlatanlar tarafından...”&lt;br /&gt;“Bir başka dünyadan gelenler mi?”&lt;br /&gt;“Evet. Dünyaya yaşam dışarıdan getirilmişti. Büyük savaştan sonra hayatta kalabilmeyi başarabilmiş canlılar vardı yeryüzünde ama onların da bir kısmı birbirini yok etti, kalanlar da atalarımızın çabalarıyla buraya getirildiler ve burada yaşamaya başladılar.”&lt;br /&gt;Sustu, sonra bana dönüp “Evet. Bir gecede bu kadar çok şey dinlemek ve öğrenmek seni yormuş olmalı. İstersen yatalım. Yarın sana yeraltı kentini gezdireceğim” dedi.&lt;br /&gt;Ne söyleyebilirdim ki? Gerçekten de duyduklarım beni yormuştu. Uzaydan gelen yaşam... Kopya üretimler... Bu köy... Burada yaşayan “insanlar”... “İnsan” kimdi? Biz miydik, onlar mıydı? Kafam karmakarışık olmuştu. Adamın anlattıklarına inanmakla inanmamak arasında gidip geliyordum ve ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Odama çıkıp uyumaya çalıştım.&lt;br /&gt;Sabah uyandığımda, tavanarasına açılan kapağın arkasından birtakım seslerin geldiğini işittim. Yerimden kalkıp kapağı açtım. Sesler, alt kattaki odadan geliyordu. Başımı yerdeki kirişlere iyice yaklaştırarak konuşmaları ayırt etmeye çalıştım. Amcamla yaşlı kadın konuşuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kez daha cesur görünüyor” dedi amcam.&lt;br /&gt;Yaşlı kadın, “Tabii, buradan başka gidecek yeri olmadığını anladı.”&lt;br /&gt;“Buraya ilk geldiğinde yüzündeki sevinçle karışık merak ifadesini anımsıyor musun? Sonra, anlattıklarımı dinledikçe, hele kendisinin de soyumuzu lanetleyen o hastalıktan kurtulamayacağını, üstelik de yalnızca dış görünüşünün değişmeyeceğini, saldırgan içgüdülerine karşı koyamayan lanetli bir yaratık haline de geleceğini öğrendiğinde, yüzünden o ifadenin silinerek yerine dehşetin yerleştiği anı unutamıyorum. Ancak ne olursa olsun anlatmak zorundaydım. Başına gelecekleri bilmek onun hakkıydı.”&lt;br /&gt;Sesi bir uzaklaşıp bir yakınlaşıyordu. Odada oradan oraya yürüyordu anlaşılan. Burada kaldığım her dakika yeni ve dehşet verici başka bir şey öğreniyordum. Benzerimin intiharı benim için açıklığa kavuşmuştu artık. Peki ne yapacaktım? Buradan nasıl kurtulacaktım?&lt;br /&gt;Sesler iyice uzaklaştığında kapağı kapattım ve giyinip aşağıya indim.&lt;br /&gt;Kahvaltı masası hazırdı. “Amcam” dün akşamki yerine oturmuş beni bekliyordu.&lt;br /&gt;Kahvaltıdan sonra yeraltı kentine gitmek üzere evden çıktık. Anayoldan daha da içerilere doğru ilerlemeye başladık. On beş dakika sonra tek katlı taş binalardan oluşan köye ulaştık. Hiç kimse yaşamıyor gibiydi. Bomboş görünen evlerin arasında biraz ilerlemiştik ki yolun ilerisinde garip bir şekil belirdi. Ne olduğunu anlayamamıştım. Yaklaştıkça bunun bir “canlı” olduğunu fark ettim. Gençti ama omurgası öne doğru iyice eğilmişti, kolları ise bir ağacın dalları gibi eğri büğrüydü. Yanımızdan geçerken amcamla selamlaştılar. Yol boyunca karşılaştığımız tek canlı o oldu.&lt;br /&gt;Köydeki son evi de geride bıraktıktan sonra bir yıkıntıya doğru ilerledik. “Amcam”, bana olduğum yerde beklememi işaret ederek yıkıntının arka tarafına geçti. Kısa bir süre sonra yanıma döndüğünde, hemen önümüzdeki toprak parçası yana doğru kaymaya başladı ve yeraltına açılan bir delik ortaya çıktı. Eliyle gelmemi işaret etti. Deliğin ağzına yaklaştığımda karanlığın içinde kaybolan basamakları fark ettim. Merdivenden inmeye başladığımızda, amcam cebinden bir fener çıkarıp ileriye doğru tuttu ve önümüzdeki yolu aydınlattı..&lt;br /&gt;“Üreteç yıllardır çalışmadığı için fenerin ışığıyla idare etmek zorundayız” dedi. Sesi yankılanıyordu.&lt;br /&gt;Merdivenin sonunda bir galeri vardı. Sütunların aralarında ise yan yana dizilmiş, küçük odalar yer alıyordu.&lt;br /&gt;“Buralarda yaşıyorlardı” dedi. “Yalnızca zorunlu gereksinimlerini karşılayacak kadarını üretiyorlar, tüm atıklarını da yeniden enerjiye dönüştürebiliyorlardı. Hayatta kalmaya çalışıyorlardı...”&lt;br /&gt;Bakışlarını havada bir noktaya doğru çevirerek işaretparmağıyla belirsiz bir yeri gösterdi. “Bu ses, enerjinin büyük bir bölümünün kaynağı olan ırmağın sesi” dedi. “Onun sayesinde aydınlanıyorlar, ısınıyorlar, hatta soluk alabiliyorlardı. Şu ileride gördüğün yer, günışığı lambaları yardımıyla sebze ve meyve ürettikleri alan. Burasını bir fanus gibi düşünebilirsin. Söylediğim gibi, bu yeraltı kentini, savaşın habercisi olaylar ortaya çıktığında kurmaya başladılar. Önceden gerekli bazı alet, makine ve eşyalar buraya taşındı, galeriler oluşturuldu, tavan radyasyondan korunmak için bir metre kalınlığında bir beton ve otuz santimetreye yakın bir kalınlığa sahip kurşun levhalarla kaplandı.”&lt;br /&gt;“Kaç yıl yaşadılar burada?” diye sordum.&lt;br /&gt;“Yaklaşık yetmiş yıl. Dünyayı etkileyen radyoaktif maddenin yarılanma süresiydi bu. Burada yaşadıkları yıllar boyunca ve başka bir gezegenden gelen o canlı türüyle karşılaşıncaya kadar da dünyanın başka bölgelerinde hayatta kalmış kişiler olup olmadığını bilemediler.”&lt;br /&gt;Irmağın kıyısına gelmiştik.&lt;br /&gt;“Buradaki her şey her an yeniden çalışmaya hazır. Umarım böyle bir şey olmaz” dedi. Sonra bana doğru dönüp derin bir soluk aldı.&lt;br /&gt;“İstersen eve dönelim.”&lt;br /&gt;Eve gidince yemek saatine kadar odamda dinlenmek istediğimi söyleyip yukarı çıktım. Yatağa uzandım. Ne yapmalıydım? Dediğim gibi, adamın anlattıkları inanılmazdı ve rahatlıkla bir akıl hastalığında görülen hezeyanlar olarak yorumlanabilirdi ama ben garip bir içgüdüyle onun tüm anlattıklarına inanıyordum. Öğrendiklerimi gazeteci kimliğimi kullanarak herkese duyurmalı mıydım? Tüm bunları yaparken soğukkanlılığımı hâlâ nasıl koruyabildiğime şaşıyordum. Bu, her şeyi bir deneyim olarak düşünmenin bir sonucuydu belki de. “Oluş”a kendini bırakmak ve neler olacağını görmek gerekiyordu; “olmak” gerekiyordu. Yeni kapılar açmanın, öğrenmenin yolu buydu. Tabii bazen bu kapı karanlığa da açılabilirdi ve gördüklerimiz, o güne dek özenle kurduğumuz bütünün parçalanıp yıkılıvermesine neden olabilirdi ama her şeyi göze almak gerekiyordu.&lt;br /&gt;Şu birkaç gün içinde öğrendiklerimi birilerine anlatsam beni deli diye bir tımarhaneye kapatırlardı herhalde. Tarihsel zaman, bir canlı neslinin yok oluşuyla birlikte durmuştu ya da kesintiye uğramıştı ve bir dış müdahaleyle yeni bir belleğe sahip, belleğinde kendinden önceki nesle ait hiçbir bilgi bulunmayan yeni bir nesil ya da tür, bir önceki neslin tüm izlerinin silindiği yeryüzüne “ekilmişti” ve tarihsel zaman yeniden ilerlemeye başlamıştı. İki ayrı zamana ait, iki ayrı bellek ortaya çıkmıştı. Fakat her iki belleğe de sahip başka bir tür daha vardı ve onlar, kendilerine, dünyaya ve tarihe ait gizleri açığa vurmadan, tuhaf bir yaşam sürüyorlardı.&lt;br /&gt;Aşağıdaki odadan yine sesler gelmeye başlayınca yerimden kalkıp tavanarasına girdim. Kulağımı yere yaklaştırarak dinlemeye başladım&lt;br /&gt;“Ona ne yapmayı düşünüyorsun” dedi yaşlı kadın. “Diğerleri gibi onu da soyumuzu devam ettirmek için kullanabiliriz istersen. Gereken her şeyi bu akşam için hazırlayabilirim. Sonra da...”&lt;br /&gt;“Sonra da diğerlerinin başına ne geldiyse ona da aynı şeyler olabilir” dedi amcam. Ne demek istediğini anlayamıyordum.&lt;br /&gt;“Nereden anladın” dedi kadın, “ona öyle benziyor ki...”&lt;br /&gt;“Tamamen bir rastlantı sonucu. Hatırlarsan ilk geldiği gün ona bir buçuk yıldan daha az bir zamanı kaldığını söylediğimde -oysa dilim sürçmüştü, bir buçuk ay yerine bir buçuk yıl çıkıvermişti ağzımdan- hiçbir şey söylemedi. Oysa ilk geldiğinde bir buçuk ayı kaldığını söylemiştim. Yani ne kadar zamanı kaldığını bilmesine rağmen hiçbir şey söylemedi.”&lt;br /&gt;“O da farkına varmamış olamaz mı?”&lt;br /&gt;“Ben de öyle düşündüm ama bir kez şüphelenmiştim. Emin olmak için yeraltı kentini gezme önerisini getirdim. Normal olarak, daha önceki gelişinde gittiğini, onu neden tekrar oraya götürmek istediğimi sorması gerekirdi. Oysa yine hiçbir şey söylemedi. Kenti gezerken de ilk kez gördüğü her halinden belliydi.”&lt;br /&gt;“Peki ona ne oldu,” diye sordu kadın.&lt;br /&gt;“Bilmiyorum ama eğer başına bir şey gelmediyse buraya döneceğine eminim, çünkü çok az zamanı kaldı. Hastalık başladıktan sonra orada yaşamaya devam edemez.”&lt;br /&gt;“Ya her şeyi anlattıysa?”&lt;br /&gt;“Eğer öyle bir şey yaptıysa o da ölümü hak etmiş demektir.”&lt;br /&gt;Korku içinde odaya döndüm. Oradan hemen kaçmalıydım. Hiçbir şey düşünmeden odadan çıktım. Merdivenlerden sessizce indim. Onların bulunduğu odanın önüne geldiğimde içeriden gelen sesleri duydum; konuşmaya devam ediyorlardı. Holün kapısını yavaşça açtım ve taşlığa ulaşan merdivenden inmeye başladım. Taşlığa gelince dış kapıya doğru koştum. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. O sırada merdivenlerden gelen ayak seslerini işittim; aşağıya iniyorlardı. Oradan nasıl olursa olsun uzaklaşmak dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Daha doğrusu, eylemlerime artık içgüdülerim yön vermeye başlamıştı. Birden ilk geldiğim gün içeri girer girmez fark ettiğim kapağı hatırladım. Oraya yöneldim.&lt;br /&gt;Kapak açıktı. İçeri girdim. Kapağın hemen önünden başlayan merdivenleri karanlıkta fark edemediğim için az daha düşüyordum. Duvara tutunarak ayakta durmaya çalıştım. Çantamda küçük bir el feneri vardı. Bu arada yukarıdan gelen ayak sesleri iyice yaklaşmıştı. Feneri çıkarıp yaktım ve önümde aşağı doğru dimdik uzanan merdiveni gördüm. Hızla inmeye başladım.&lt;br /&gt;Merdiven bitmek bilmiyordu. Duvarlardan keskin bir küf kokusu yükseliyordu. Sonunda duvarlarında boydan boya, ortada da üç sıra şarap şişesi dolu rafın sıralandığı mahzene geldim. İşte, sonunda kapana kısılmıştım. Raflardan birinin dibine çöküverdim. Aynı anda da bedenim yana doğru kaymaya başladı. Önce başım döndü sandım ama sonra, sırtımı yasladığım bölümün yavaş yavaş yana doğru hareket etmeye başladığını anladım. Sırtımı yasladığım şişlerden birinin geriye doğru hareketi, bir mekanizmayı çalıştırıyor olmalıydı. Ayağa kalktım. Feneri önümde açılan kapıya doğru tuttuğumda, yine aşağıya doğru dimdik inen bir merdiven gördüm. Tanrım, ne çok basamak vardı. Ancak oraya girmekten başka çarem yoktu. Basamaklardan ikişer-üçer inmeye başladım. İndim, indim...&lt;br /&gt;Evin üzerine inşa edildiği kayanın içinde aşağıya doğru ilerliyor olmalıydım. Bir süre sonra merdivenin sol tarafında uzanan kaya sona erdi. Öbür tarafımdaki kaya çıkıntılarına iyice tutunarak, solumda açılan boşluğu aydınlatmaya çalıştım ama hiçbir şey göremedim. Yerden metrelerce yüksekte olmalıydım. Bir süre daha indikten sonra feneri tekrar boşluğa doğru tutum. Yer yer toprak gözüküyordu. “Yer yer”, çünkü aşağıdaki mağarayı andırır alan, iskeletlerle doluydu. “Diğerleri”nin sonu bu olmuştu demek. Ayaklarım geri geri gidiyordu ama ilerlemeye devam ettim, çünkü mağara, ileride, sonuna doğru belli belirsiz bir ışığın seçildiği kısa ve dar bir geçide dönüşüyordu. Çıkış yolunu bulmuştum galiba.&lt;br /&gt;Geçitten ancak emekleyerek geçebildim. Ter içinde kalmıştım. Sonunda evin üzerine inşa edildiği kayanın dibinde bir yere çıktım ve biraz ilerideki ormana doğru koşmaya başladım. Bütün gücümle koşuyordum. Ormanın içinde de koşmaya devam ederek kısa bir süre sonra anayola ulaştım ve hızlı hızlı yürümeye başladım.&lt;br /&gt;Bir saate yakın yürüdükten sonra bir otomobil sesi duydum. Yolun ortasına dikilerek otomobili kullanan kişiye durması için işaret ettim ama adamın durmaya pek niyeti yok gibiydi; hızını hiç azaltmadan üzerime doğru geliyordu. Ben bir adım bile geri çekilmeyince durmak zorunda kaldı. Şaşkınlık ve korku içinde yüzüme bakıyordu.&lt;br /&gt;“Ne olur, beni kente götürün. Yalvarırım size”.&lt;br /&gt;Adam, başıyla arabaya binmemi işaret etti, ben yanındaki koltuğa oturunca da yüzüme dikkatle bakarak “Buralarda ne arıyorsunuz?” diye sordu. Yanıt vermedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi, oradan dehşet içinde kaçmamın ve yaşadığım kentte döndükten sonra gazeteci kimliğimi kullanarak ve hayatımı tehlikeye atarak hükümet yetkililerine ve patronuma her şeyi anlatmamın üzerinden bir buçuk ay bile geçmemişti. Tehditler başlayınca da küçük bir kıyı kasabasındaki arkadaşımın yanına gitmiştim. Tam bir yenilmişlik duygusu yaşıyordum. Arkadaşım, sabırla neler olduğunu anlatmamı bekliyordu. Bense bana ayrılan odadan dışarı bile çıkmıyordum.&lt;br /&gt;Bir sabah aynaya baktığımda yüzümde birtakım izler gördüm. Telaşla soyundum. Aynı izlerden bedenimde de vardı. Ertesi gün uyandığımda yüzümdeki ve bedenimdeki izlerin daha da derinleştiklerini ve kızarmaya başladıklarını fark ettim. Hızla yaraya dönüşüyorlardı. İlk anda hemen bir hekime gitmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim. Çünkü ne olduğunu biliyordum. Bu, ya genetik değil bulaşıcı bir hastalıktı ve bana da bulaşmıştı ya da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Son El" &lt;/em&gt;kitabından&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-5750195869972185677?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/5750195869972185677/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=5750195869972185677' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/5750195869972185677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/5750195869972185677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/karanliin-arisi.html' title='KARANLIĞIN ÇAĞRISI'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-4149201643594467864</id><published>2007-05-18T14:09:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:47:01.036+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>SİNEK</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Türkân’a&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;İşte güneş batmıştı bile. Günün bu en sevdiği saatleri, şimdi ona bilinmedik olaylarla dolu bir gecenin hızla yaklaşmakta olduğunu fısıldıyordu. Yine de bu solgun ışığın tadını çıkarmaya çalıştı. Çocukluğunu hatırladı. Sokaktan eve dönüş zamanı... Ya da annenin üzerine bir kazak alması için seslendiği saatler. Bir an her şeyi unutup biraz sonra evine dönecek biri gibi sokaklarda dolaşmaya başladı. Henüz perdeler kapatılmamıştı. Şimdi ev içleri bir başka görünüyordu ona. İşte bir kadın sofrayı hazırlıyordu. Çatal, kaşık, tabak şıngırtıları insan seslerine karışarak sokağa yayılıyor, ruhunu erinçle dolduruyordu.O böyle dolaşırken ışık giderek soldu, gölgeler silindi, gökyüzü o pürüzsüz koyu mavi renge büründü. Yavaş yavaş sahile doğru yürüdü. Sokakta geçireceği bu ilk gece için yatacak bir yer bulmalıydı.Deniz sakindi. Açıktaki gemilerin neden öyle aylarca aynı yerde demirlemiş durumda beklediklerini düşündü. Anacaddeden karşıya geçti. Caddeyle deniz arasında, kilometrelerce uzunluğundaki tüm sahil boyunca uzanan ve genişliği değişen, kimi yerde üzerinde parklar bulunan bir alan uzanıyordu. Bu alanın genişliği bazı yerlerde yüz metreye yaklaşıyordu ama şu anda sahilin hangi noktasında olduğunu kestiremediği için böyle bir yer bulabilmek için yürümeye devam ettii. Anacaddeden geçen otomobiller giderek azalmaya başlamıştı, hava da serinliyordu. "Bari çok soğuk olmasa" diye geçirdi içinden.Sonunda aradığı yeri buldu. Burada caddeyle deniz arasında geniş bir mesafe vardı ve caddeden geçenlerin sahildeki birini görmesi imkansızdı. Deniz kıyısında ise dar bir şerit halinde uzanan bir bölüm daha vardı ve burası diğer bölümden bir adam boyu aşağıda kalıyordu. Yukarıdaki kısım, ileride park yapılmak üzere düzenlenmiş ve öylece bırakılmıştı sanki. Toprak bir şeyler ekilmek için kazılmıştı ve orada burada öbekler halinde yığılmıştı. Tek tük ağaç ve sahile yakın bölümde de birkaç bank vardı. Birden sevindi. Gerçekten de burası tam aradığı yerdi. Banka oturdu, şarap şişesini açtı ve şaraptan küçük bir yudum aldı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu ama caddeden geçen otomobillerin iyice azaldığını fark ederek gece yarısını çoktan geçmiş olduğuna hükmetti... Şarabı yarılamıştı. Yavaş yavaş da uykusu geliyordu. Banka uzandı, üstünü ceketiyle iyice örttü. Birden uyandı. Çok üşümüştü. Gece havanın bu kadar soğuk olabileceğini tahmin edememişti. Kalktı. Biraz hareket etse iyi olacaktı. Olduğu yerde hoplamaya zıplamaya başladı. Rüzgâr karadan esiyordu. Denizin kıyısında dar bir şerit halinde uzanan ve şu anda bulunduğu yerden daha aşağıda kalan kısma geçerse biraz ısınabileceğini, düşündü. Aşağıya indi. Toprağa sırtını verdi. Böylece rüzgardan biraz olsun korunabiliyordu., Biraz sonra birtakım ayak sesleri işitti, iki kişi kendisine doğru geliyordu. Yanına yaklaştıklarında biri onu selamladı. O da karşılık verdi. Yanına oturdular. Biri, onu burada daha önce hiç görmediklerini söyledi. Sonra nereli olduğunu, nereden geldiğini, nerelerde takıldığını sordular. Yanından uzaklaşırlarken biri geri dönüp "Şu ileride tarihi kentin surları var, orada daha sıcak bir yer bulabilirsin" dedi. Teşekkür etti. Adamlar iyice uzaklaştıktan sonra anacaddeye mümkün olduğu kadar yaklaşmamaya çalışarak kendisine tarif edilen yöne doğru ilerlemeye başladı. Tam o sırada anacaddeden geçen bir polis otosunu fark etti. Toprak yığınlarından birinin arkasına gizlenerek beklemeye başladı. Polis otosu geçip gittikten sonra ayağa kalktı, biraz ilerleyince surların heybetli kulelerinden birini gördü. Kulenin merdivenlerini tırmanırken bir kibrit yaktı. Kapıya geldiğinde, içeriden sıcak havayla birlikte kesif bir esrar kokusu geldi. Bu arada elindeki kibrit sönmüş, içeriyi görememişti. Bir kibrit daha yaktı, içeriye eğilip baktı. Kulenin daire şeklindeki zemininde, ortada bir ateş yanıyor, ateşin çevresinde ise yan yana sayamadığı kadar çok insan yatıyordu. O böyle kapıda durmuş bakarken içeriden bir ses "Kim o?" diye sordu. Hemen kibriti söndürdü. Biraz düşündü, sonra "Benim" diye seslendi. Merdivenleri hızla inerken neredeyse düşüyordu. Koşarak oradan uzaklaştı. Eski yerine döndü. Saat kaçtı acaba? Neden bir türlü sabah olmuyordu? Gece ne kadar da uzundu. Biraz daha oturdu. Soğuktan uyuyamıyordu.Hava aydınlanmaya başlayınca kalktı. Anacaddeden karşıya geçti. Biraz yürüdükten sonra yıkık dökük bir kulübe gördü. Kapısı ve pencereleri yoktu. İçeriye girdi. Sökülmüş kapılar duvara dayalı duruyordu. Birini alıp yere koydu, üzerine yattı.Biraz olsun uyuyabilmişti. Birkaç saat geçmiş olmalıydı. Bu saatte insanlar tek tük de olsa uyanmaya ve hatta yollara düşmeye başlamışlardır diye düşündü. Dışarı çıktı. Yürümeye başladı. Bir hastanenin yanından geçerken aklına parlak bir fikir geldi. Doğruca kadın-doğum servisine gitti, bekleme salonuna girdi. Sıcacıktı. Hasta yakınlarından bir kısmı heyecanla doğumhanenin kapısında bekliyor, bir kısmı ise koltuklarda uyuyordu. O da bir koltuğa oturdu. Uyandığında çevresine bakındı. Geldiğinde bekleyenler gitmiş, onların yerlerine yenileri gelmişti. Uykusunu biraz almış gibiydi. İyiden iyiye de ısınmıştı. Dışarı çıktı. Sokaklar, işlerine yetişmek için uykulu yüzlerle hızlı hızlı yürüyen insanlarla dolmuştu. İşte, bir daha asla giremeyeceği dünya. Bir gece bu kadar uzun sürerse, aylar, yıllar nasıl geçerdi.Birkaç günü daha aynı biçimde geçirdi. Sonraki birkaç gün ise sabahçı kahvelerinde, ikide bir çay getiren garsonun dürtüklemesiyle onlarca kez uyandırılarak sabahladı. Altıncı gün, öğle saatlerinde; sokaklarda amaçsızca dolaşırken çok eski bir arkadaşını gördü. Onun bir evi vardı. İçerdi. Arkadaşı ona kendisinde kalabileceğini söylediğinde gerçekten de çok sevindi. Üstelik konuşacak pek çok şeyleri vardı.Heyhat balayı kısa sürdü. Ha, Ha! Hiç evden dışarı çıkmıyordu artık. Neden çıksındı ki? Arkadaşı arada bir çıkıyor, para kazanacak bir şeyler yapıp geliyordu. Anlattığına göre ufak tefek bir şeyler satıyordu. Bir süre sonra ona da öğretebileceğini söylüyordu. O da bekliyordu.Aylar geçmişti. Günün büyük bir bölümünü geçirdiği yatağı pencerenin önündeydi. Bir gün bir vızıltı duydu. Kafasını kaldırıp baktı. Kocaman bir kara sinek, pencerenin pervazlarına bir konup bir uçuyordu. Havalar ısınmaya başlamıştı ama daha kara sineklerin ortaya çıkma zamanı gelmemişti.Gövdesi yeşildi. Pencereden giren güneş ışığında bacaklarındaki kıllar bile görülebiliyordu. Bazen duruyor, arka bacaklarını birbirine sürtüyordu ya da kanatlarını kaldırıp titretiyordu. Bunları niye yapıyordu acaba? Bazen de gelip eline ya da yüzüne konuyordu. O zaman hiç kıpırdamıyor, ona daha yakından bakabilme fırsatı doğduğu için seviniyordu. En çok vızıltısını seviyordu. Bu ses ona bir şeyler hatırlatıyordu ama ne? Bir gün pencereyi açtı, ama o dışarı çıkmadı.Artık her sabah onun vızıltısıyla uyanıyordu. Uykudan tam olarak uyanamadığı o anlarda, hatırlamaya çalıştığı şeyler daha bir yakınına geliyordu sanki. Yine de o buzlu cam bir türlü kırılmıyordu. Ama sonunda kırılacaktı, biliyordu. İşte o zaman buzlu camın ardındakini görecekti. Silik bir anı mıydı, bir düşünce miydi, yoksa sadece bir duygu muydu, öğrenecekti. Sonunda bu olay, kendisi için giderek bir iddia oyununa dönüştü. Bazen gözlerini kapatıp onun vızıltısını dinler, bir an buzlu camın kırılıvereceğini sanırdı. Bu, tıpkı dilin ucuna gelen bir ismin bir türlü hatırlanamayışı gibiydi. Arkadaşının odaya girdiği an da gözlerini kapatmış onun vızıltısını dinliyordu. Onun odaya girdiğini anladı ama gözlerini açmadı. Tahta zeminden yükselen tok ayak sesleri arasında vızıltı bir an kesilir gibi oldu, sonra tekrar başladı, ama farklıydı. O garip vızıltının ardından da bir çıtırtı duydu, sonra vızıltı kesildi. Arkadaşı "Bu da nereden çıktı?" diyordu. Anlaşmıştı. Gözlerini açtı. O çıtırtıyı hatırladı tekrar. Yattığı yerden “Ne yaptın sen” diyebildi sadece. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Korkunun Yüzleri&lt;/em&gt;" kitabından&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-4149201643594467864?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/4149201643594467864/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=4149201643594467864' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/4149201643594467864'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/4149201643594467864'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/trkna-ite-gne-batmt-bile.html' title='SİNEK'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-4224729336078515195</id><published>2007-05-18T14:04:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:47:13.698+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>BORGES’İN BİR(KAÇ) TEMASI ÜZERİNE ÇEŞİTLEME  *</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Nehir’e &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(Bu öykünün kahramanı gerçek; öykünün geçtiği yerlerin ve öyküde anlatılan olayların bir kısmı gerçek, bir kısmı çarpıtma, bir kısmı ise uydurmadır.)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Johann Ludwig Burchard, Britannica’da belirtildiği gibi, “1787 Kasımı’nda Lozan’da doğmuş, 22 yaşında İngiltere’ye gitmiş, Londra ve Cambridge üniversitelerinde eğitim görmüştü. 25 yaşında ise Afrika İçlerinin Keşfini Destekleme Derneği tarafından Müslümanların yaşam biçimini öğrenmek üzere Suriye’ye gönderildi. Dernekte alınan karara göre, Fizan üzerinden Sahra’nın güneyine gidecekti.”&lt;br /&gt;J. L. Burchard, Suriye’de 1809 yılından 1812’ye kadar geçirdiği üç yıl içinde Araplar gibi yaşadı, Araplar gibi giyindi, yine Britannica’da belirtildiği gibi, “bir süre sonra da İslam dinine geçerek İbrahim bin Abdullah adını aldı”. Arapça’yı da çok iyi konuşuyordu. Suriye’den yanına bir rehber alarak Kahire’ye gitmek üzere yola çıktı. “Bu yolculuğu sırasında, bir Arap kavmi olan Nebatilerin Helenistik ve Roma dönemlerindeki -“Gül Kırmızısı Kent” olarak da anılan- başkentleri Petra’yı ve İ. S. 2. yüzyıldan kalma (İmparator Traianus İ. S. 103 yılında Nebatileri yenerek Petra’yı bölgede kurduğu Arabistan Eyaleti’nin topraklarına katmıştı), kayalara oyulmuş el Hazne Tapınağı’nı keşfetti.”&lt;br /&gt;O ve rehberi, kararlaştırıldığı gibi Kahire’den Fizan’a, oradan da Sahra’nın güneyine gideceklerdi. “Ancak Kahire’den Fizan’a gidecek kervan bulamadılar. J. L. Burchard da Nil boyunca yolculuk yapmaya karar verdi.”&lt;br /&gt;Ve güneye doğru yola çıktılar. J. L. Burchard’ın bir Batılı olduğunu, yalnızca, Suriye’den beri kendisiyle birlikte yolculuk eden rehberi biliyordu.&lt;br /&gt;Yolculuklarının on üçüncü ayında Assuan’a ulaştılar. J. L. Burchard, Assuan’da konuştuğu kişilerden, yürüyerek dört gün uzaklıkta, Sahra’nın güneyindeki Abu Simbel denilen yerde bir Mısır tapınağı olduğunu öğrendi ve rehberine hemen yol hazırlıklarına başlamasını söyledi.&lt;br /&gt;Karşı kıyıya geçerek güneye doğru yol almaya başladılar. Dördüncü gün akşamüzeri, önlerine bir sıra kum tepesi çıktı. Tapınağa ulaşmış olmaları gerektiğini düşündü Burchard. Güneş batmak üzereydi. Yorgundular; yürüyüşe ara verme zamanı gelmişti. Rehber, kamp hazırlıklarına başlamıştı bile. Burchard, önlerinde uzanan tepelerin arkasını güneş batmadan görmek istediğini söyledi. Kamp için daha elverişli bir yer bulabilirlerdi. Rehberi orada bırakarak tepelerden birine tırmanmaya başladı. Tırmanışı bittiğinde ise büyülenmiş gibi olduğu yerde kalakaldı. Önünde bir vadi uzanıyordu ve sanki batıdan doğuya doğru uzanan bu kum tepeleri -birinin en yüksek noktasında Burchard duruyordu- vadiyle, günlerdir yürüyerek geçtikleri yerler arasında bir tür sınırdı. Tepelerin oluşturduğu bu sınır çizgisinin güneyinde görünüm birdenbire değişiyordu. Vadi batıya ve doğuya doğru, göz alabildiğine uzanıyor, kırmızı, eflatun, soluk sarı, gül kurusu renklerdeki kumtaşı kayalarının oluşturduğu seti boydan boya kesiyordu. Tüm vadi bu rengârenk kayalarla çevriliydi. Burchard, tapınağın çok yakınlarında olduğunu hissedebiliyordu. Ertesi gün vadi boyunca batıya doğru ilerlemeye karar vererek kampa geri döndü. Güneş son ışıklarını gönderiyordu.&lt;br /&gt;Gece çok az uyuyabildi. Sık sık uyanıyor ve her uyanışında da sabah olmadığını görüp tekrar yatıyordu. Düşünde, kendisini, çölün ortasında kumdan yapılmış bir tapınağa doğru koşarken görüyordu. O koştukça tapınak ondan uzaklaşıyordu sanki. Bacaklarını kumlardan bir türlü kurtaramıyor, istediği hızda koşamıyor, sık sık düşüyordu. Sonunda nefes nefese tapınağa ulaşıyordu ama tam içeri girerken tapınak yerle bir oluyor ve o da yüzükoyun düşerek kumların altında kalıyordu.&lt;br /&gt;Burchard, kürekkemiklerinde bir ağrıyla uyandı. Sabah olmak üzereydi. Kalktı, rehberi uyandırdı. Erkenden yola koyuldular. Vadi boyunca ilerleyeceklerdi. Burchard bu yürüyüşün sonunda tapınağa ulaşacaklarını biliyordu.&lt;br /&gt;Akşamüzeri tapınağı gördüler. Burchard, yaşamı boyunca hiç bu kadar heyecanlanmamıştı. Yürüyüşünü hızlandırdı. Tapınağın önüne geldiğinde nefes nefeseydi. Başını kaldırıp baktı. Kapının iki yanında da ikişer tane Ramses heykeli vardı. Kumtaşı kayalara oyulmuşlardı ve boyları yirmi metreye yakındı. Ramseslerin ayaklarının hizasında ise Kraliçe Nefertari ve çocuklarının küçük heykelleri vardı. Kapıdan şöyle bir baktı, her iki yana uzanan karanlık koridorlardan başka bir şey göremeyince de önce çevreyi dolaşmaya karar verdi. Tapınağın içini de sabah gezerdi.&lt;br /&gt;Sabah güneş doğmadan kalktı, bir şeyler yedi. Rehberi uyandırmaya gerek yoktu. Dev heykellerin bulunduğu ana kapının önüne geldiğinde bir şey dikkatini çekti. Dün, içeride, ana kapının karşısında bir duvar vardı ve bu kapıdan başını şöyle bir uzatıp baktığında sağa ve sola doğru uzanan dar ve karanlık koridorlardan başka bir şey görmemişti. Şimdi ise içeride, ana kapının karşısında, duvar gördüğünü zannettiği yerde bir kapı, o kapıdan geçince de üçüncü bir kapı daha vardı. Dün gördüğü şeyin bir yanılsama olabileceğini düşündü, çünkü dün güneş battıktan sonra buraya ulaşmışlardı ve alacakaranlıkta kapıları fark etmemiş olabilirdi. O bunları düşünürken güneş de ilk ışıklarını göndermeye başlamıştı. Birden bir ışık kümesi tapınağın ana kapısından girip ikinci ve üçüncü kapıları geçerek içeride, salonun ortasında duran bir şeyin üzerine düştü. Bu ışıktan ok, sanki ona yol gösteriyor, gideceği doğrultuyu işaret ediyordu. Burchard’ın yüreği delicesine çarpmaya başladı. Kapılardan geçip o şeye yaklaştı. Bu bir lahitti. Onu incelemeye başladı. Şimdi anlıyordu ki iç içe üç odadan oluşuyordu tapınak. Lahitin bulunduğu en içteki oda kare biçimindeydi, diğer iki oda ise onu çevreleyen koridorlardı yalnızca. Bu üç odanın kapıları karşılıklıydı. Yani ana kapıdan bakıldığında dışarısı görülebiliyordu. Burchard, içteki odayı inceden inceye gözden geçirmeye başladı. Sonra ikinci koridor-odaya geçmeye karar verdi. Kapıya yöneldiğinde çok şaşırdı, çünkü ikinci koridor-odanın kapısının bulunduğu yerde bir duvar yükseliyordu. İkinci odaya geçti, biraz ilerisindeki kapıyı o zaman fark etti. Kapının yeri değişmişti, bundan emindi. Korkmaya başlamıştı. Demek dün gördüğü şey bir hayal ya da yanılsama değildi. Sakin olmalıydı, korkusunu alt edip düşünmeliydi. Sonunda en içteki odayla birinci koridor-odanın sabit olduğunu, ikinci koridor-odanın ise bir eksen etrafında döndüğünü anladı. Dün dışarıdan baktığında ikinci kapının yerinde bir duvar görmesinin nedeni buydu. Peki ama kapı neden kilitliydi? Belki de bir çeşit otomatik kilit sistemi vardı. Beklemeye karar verdi. Nasıl olsa rehberi uyanınca onu arar ve tapınağın içinde olduğunu eninde sonunda anlardı. Ama saatler geçti, kimse gelmedi. Burchard en içteki odaya geçti, sırtını lahite dayadı, bir süre sonra da korkudan ve yorgunluktan bitkin düşerek uyuyakaldı.&lt;br /&gt;Yüzüne vuran delici bir ışıkla uyandı Burchard. Gözlerini ışın demetinden kurtarıp kapıya baktı. İkinci koridor-odanın kapısını, ana kapıyı, sonra da eflatun kayalıkları gördü. Gözlerini kamaştıran ışık, güneşin ışıklarıydı demek; dün ona yolunu gösteren ışıktan ok... Olanları anlamaya başlamıştı. Sevinçle ayağa kalktı, kapılardan geçerek dışarı çıktı. Demek ki, diye düşündü, ikinci oda güneşe göre hareket eden bir saat gibiydi. Kapısı güneş doğarken diğer kapılarla aynı hizaya geliyor, kilit açılıyor ve güneşin ilk ışıkları her üç kapıdan da geçerek iç odadaki lahitin üzerine düşüyordu. Fakat bu, yılın belli mevsimlerinde gerçekleşebilen ve ancak birkaç dakika süren bir durumdu. Sonra oda dönüşüne devam ediyor ve kapı kilitleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burchard’dan uzun süre haber alınamadı. Birkaç yıl sonra, Suriye’den yola çıktıkları andan itibaren kendisiyle birlikte olan rehberi tarafından Afrika Derneği’ne verilen bilgiye göre, J. L. Burchard çölde kaybolmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olaydan 150 yıl sonra, tapınak, Assuan Barajı’nın yapımı sırasında Nil’in yükselen suları altında kalma tehlikesi ortaya çıkınca, büyük bir mühendislik başarısı olarak nitelenen bir biçimde yerinden sökülerek ırmak yatağından 60 metre daha yukarıya taşındı. Bu çalışmalar sırasında, lahitin bulunduğu odada bir insan iskeletine rastlandı. İskelet 29 yaşında bir erkeğe aitti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar: Britannica 1., 2. ve 17. ciltler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tek Kişilik Ölüm&lt;/em&gt;” kitabından&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-4224729336078515195?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/4224729336078515195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=4224729336078515195' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/4224729336078515195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/4224729336078515195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/borgesin-birka-temasi-zerine-eitleme.html' title='BORGES’İN BİR(KAÇ) TEMASI ÜZERİNE ÇEŞİTLEME  *'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4137568009892035327.post-784613931099633083</id><published>2007-05-18T14:02:00.000+02:00</published><updated>2007-06-05T15:47:28.403+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖYKÜ'/><title type='text'>ATMOSFERİ ÇALINMIŞ YILDIZLAR *</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Verandada oturmuş, bütün ışıkları yanan eski köşke bakıyorum. Perdeleri açık bırakılmış ya da unutulmuş geniş salonunda çocuklar oynuyor...&lt;br /&gt;(Nerdeyim ben? Balkon, erik ağacı, çocuklar, kediler... Işıklar içinde geniş bir salon. Hangi kentteyim? Sokağın köşesini dönünce karşıma çıkacağını sandığım sokak hangi kentte? Daha o sokaktayken, kendimi böyle, bu kıyılar, bu ışıklar, bu gemiler karşısında, bu verandada... Ne kadar uzak. Sanki belleğimde yitmiş. Binyıllar öncesinin artık kişiliğini yitirmiş bir nesnesi sanki; onu sarmalayanlar yok olmuş... Çok uzak... Plastikler, alüminyumlar, cam kavanozlar, kediler, köşk...)&lt;br /&gt;Koşmaya başlıyorum. Aynı anda, kentin birkaç yerinden birden gelen silah seslerini işitiyorum. Sonra koyu bir sessizlik... Silah sesleri tekrar gelmeye başladığında siperlerden birine girerek koşmaya devam ediyorum. Oldukça derin bir siper... Biri vurularak önüme düşüyor. Duruyorum. Bir genç kız bu. Yerde, sırtüstü yatıyor. Alnından kan akıyor. Üzerinde, yüzyıl başına ait giysiler... Ona yaklaşıyorum, başını kucağıma alıyorum, öylece tutuyorum biraz. Sonra yavaşça yere bırakıp tekrar koşmaya başlıyorum.&lt;br /&gt;Eski bir köşkün önünde duruyorum. Bahçeye giriyorum. Garajın kapısı açık. İçeri giriyorum. Karanlık. El yordamıyla bulabildiğim ve ancak sığabildiğim bir yere büzülerek oturup bekliyorum...&lt;br /&gt;Bir hareket hissederek gözlerimi açıyorum. Galiba uyumuşum. Hafif bir ışık var. Çevreme bakıyorum. Bir otomobilin ön koltuğuyla arka koltuğu arasındaki boşluğa oturmuş olduğumu anlıyorum; uzun, kırmızı bir otomobilin...&lt;br /&gt;Dışarı çıkıyorum. Köşkün önünde kısa boylu bir erkekle karşılaşıyorum. Dikkatle o zaman bakıyorum köşke. Bu adam, köşkün hizmetlilerinden biri olmalı. Bana yardımcı olmak istediğini söylüyor. Burası ya gerçekten hiç bilmediğim ya da yıllar önce geldiğim ve şimdi de anımsayamadığım bir yer. Ona yolu soruyorum. Beni gideceğim yere bırakabileceğini söylüyor.&lt;br /&gt;Otomobile biniyoruz. Bir süre sonra, iki yanında da çıplak ağaçların olduğu geniş bir caddenin başında duruyoruz. Tek tük otomobiller geçiyor. Sakin bir akşamüzeri. Ona bu caddenin nereye çıktığını soruyorum. “Bundan sonrasını tek başınıza halledebilirsiniz” diyor. Yüzüne bakıyorum, geri dönmek istediğini anlıyorum. Hiç bilmediğim ya da hiç anımsayamadığım bir yerde olduğumu anlayamamış, diye geçiriyorum içimden. Birden gaza basıyor. Giderek çevreyi tanımaya başlıyorum.&lt;br /&gt;Kent merkezine geldiğimizde yağmur yağmaya başlıyor. Islak, boş caddeler, tüm yaşamlar kendisindeymiş gibi uzanıyor. Belleğimi zorluyorum, boş caddelerden sonrasını anımsayamıyorum. Hiçbir şey hiçbir şeyi çağrıştırmıyor, anımsatmıyor.&lt;br /&gt;Otomobil hızla ilerliyor. Ben arka koltukta oturmuş dışarıyı seyrediyorum. Bir orman yoluna sapıyoruz. Yolun kıyısında eğreltiotları. En alttakiler kırmızımsı bir kahverengiye dönüşmüşler.&lt;br /&gt;Bir süre sonra otomobil duruyor. Korkuyla bana uzanan ellere bakıyorum. Tam bir şey söyleyecekken kapı açılıyor ve dışarı itiliyorum. Otomobil hızla uzaklaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerde yüzükoyun yatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrulup çevreme bakıyorum. Arkamda ışıklar içinde bir köşk. Birkaç kedi... Geniş bir salon. İçinde beş-altı çocuk. Oyun oynuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşarak gidip onların arasına katılıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;"&lt;em&gt;Tek Kişilik Ölüm&lt;/em&gt;" kitabından&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4137568009892035327-784613931099633083?l=nuraytekingecedefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/feeds/784613931099633083/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4137568009892035327&amp;postID=784613931099633083' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/784613931099633083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4137568009892035327/posts/default/784613931099633083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nuraytekingecedefteri.blogspot.com/2007/05/atmosferi-alinmi-yildizlar.html' title='ATMOSFERİ ÇALINMIŞ YILDIZLAR *'/><author><name>Nuray Tekin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09983621279589356842</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_PkUeJ5A0o_c/SOyeMwCSY_I/AAAAAAAAAHg/dqLE_AzFrSI/S220/nurayyyyyyyyyyyy0000003A.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
