Gece Defteri
19 Ocak 2016
12 Ocak 2016
1980- 2000 ARASI TÜRK HİKÂYE KİTAPLARINDA FANTASTİK UNSURLAR başlıklı yüksek lisan tezinde yer almışım:
30 Nisan 2013
13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri, 1-5 Mayıs
27 Şubat 2012
Son kitabım
Herkes rüya görüyordur, ama kaçımız onların üzerine düşünüyor, onları kayıt ediyor ve onlarla hikâyeler yazıyor... Nuray Tekin bunların üçünü de tek bir kitapta toplamayı başardı.
“Hiçbir dille anlatılamayacak bir gizemi anlatmaya çalışmak, aynı anda hem zorlu, hem de umutsuz bir şey gibidir.” (P. Sorlin)
Bizi “yapan” asıl şey nedir? İnsanın gerçeği nerede yatıyor? Ya da Baudelaire'in söylediği gibi, arı düşle karşılaştırıldığında, asıl sanat, bildiğimiz sanat bir küfür müdür?
* * *
Daha önce öyküleriyle tanıdığımız Nuray Tekin, bu kez, ülkemizde de dünyada da fazla örneği olmayan bir türle, düş anlatımları ile okurların karşısına çıkıyor. Tekin, 30 yıllık bir zaman dilimi içinde kaydettiği düşlerini bir araya getirdi ve edebiyatı, bilimi ve sanatı iç içe geçirerek bu eseri ortaya çıkardı. Ancak kitap sadece düş anlatımlarından oluşmuyor. Yazar, “bilinçsiz düşünme”, düş vb. durumların, genel olarak yaratıcılık, özel olarak edebiyat ile, hatta ideolojik yanılsamalar ve insanın varoluş ya da kendini oluşturma süreci ile olan bağlantılarını da kurmaya çalışıyor. Uzun bir dönemi kapsayan ve düşlerin saf halleriyle, “kendinde kurguları” ile anlatıldığı Düş Kayıtları kısmında, dönemin toplumsal ve siyasi olayların yansımaları açıkça görülebildiği gibi, Marlon Brando’dan Jack Nicholson’a; Elvis Presley’den Mick Jagger’a; Okan Bayülgen’den Cem Yılmaz’a ve Duygu Asena’ya kadar birçok ünlünün boy gösterdiği, zaman zaman okuru gülümsetecek düşlere de rastlanmaktadır.
Son bölümde ise düşlerin kurgusal/edebi düzeylerdeki olanaklarına işaret etme amacıyla, düşlerden kaynak bulan kurgusal metinlere yer verilmiştir.
Birikim Dergisi'nde kitapla ilgili bir yazı (Asuman Bayrak)
http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=901
29 Ocak 2012
9 Nisan 2008
Gösteri dergisinin, kış sayısındaki “TÜRK EDEBİYATINDA KORKU” adlı soruşturmaya verdiğim yanıtlar:
1) Türk edebiyatında, korku temasının yeterince işlendiğini düşünüyor musunuz? İşlenmediğini düşünüyorsanız bunun sebepleri nelerdir?
Bu soruyu iki biçimde ele alıyorum: Edebiyatta korku temasının işlenmesi ya da ele alınışı ile “korku edebiyatı” ya da “gotik edebiyat”ın Türkiye’deki durumu. Bunları ayrı şeyler olarak düşünüyorum. Birinci konuda bir şeyler söyleyebilmek zor; bu konuda yeterince araştırma yapılmış olması gerekiyor. Korku, hem dünya edebiyatında, hem de Türk edebiyatında tema olarak işlenmiş tabii ki. Çünkü korku en temel insan duygularından biri. Bu yönüyle hemen hemen her edebi akımın ve türün ilgi alanına giriyor. Türk edebiyatında da her türde (şiir, öykü, roman) korkunun tema olarak işlendiğini görüyoruz. Türk edebiyatının ustalarından Yaşar Kemal’den günümüz yazarlarına dek bunu görmek mümkün.
Aslında, korkunun edebiyatta tema olarak işlenmesi ya da başlı başına bir tür olarak gelişmesi gibi bir zorunluluk yok bir ülke edebiyatı için. Yani bu konuya, “Niye Batı’da var da bizde yok” gibi bir yaklaşımı doğru bulmuyorum. Soruna böyle bakarsak, moda konular, moda türler ve bunlarla birlikte gelen moda biçimler gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu tümüyle ülke edebiyatının iç dinamiğiyle, bunun yanı sıra yazarın en başta yaşamla kurduğu ilişki biçimi ile ortaya çıkması gereken bir şey bence. Bunu yazarın gerek dünya, gerek kendi ülkesinin edebiyatıyla ilişkisi de belirlemez ya da belirlememeli. Sanatta zorunluluk ve ölçü yoktur bence. “Yeterince işlenme” sorununa da böyle bakıyorum.
Türkiye’de korku edebiyatının -ben “gotik edebiyat” terimini tercih ediyorum- gelişimi ile ilgili ikinci konuya gelince; 1920’lerden, 1960’lara kadar tek tük örnekler var ama bu yazarlar da aslında bu türü “seçmiş” yazarlar değil. Başka türde yapıtlar veriyorlar ve 1-2 yapıtta bu türü denemişler. Bu dönem yazarlardan korku türünü seçmiş bir yazar olarak Kenan Hulusi’yi gösterebiliriz yalnızca. 1970’lerde ve 80’lerde ise bu alanda pek yapıt yok. Bunun nedenleri de herkesin tahmin edebileceği şeyler. Ülkenin içinde bulunduğu politik durum, yazarları genellikle “toplumcu gerçekçi” diye tanımlanan türde yapıtlar vermeye yöneltmiş. Bu alanda bir gelişmeyi ancak 1990’larda, ikinci bir sıçramayı ise 2000’li yıllarda görüyoruz. Bu yıllarda, çoğunlukla bu türü “seçmiş” yazarlarla karşılaşıyoruz. Ben de kendimi bu grupta görüyorum. Bu gelişmeyle ilgili işaret edilmesi gereken başka bir durum da bu yapıtların çoğunun roman olması, öykü türündeki yapıt sayısının ise daha az olması.
Bu tür edebiyatın, Batı’ya göre Türkiye’de daha geç ortaya çıkışının ya da marjinal kalmasının nedenleri, birkaç düzlemde sorgulanabilir. İlki, sosyolojik düzlem. Türkiye’nin ekonomik, politik, toplumsal vb gelişimiyle ilgili. Türkiye bu alanlarda hep yukarıdan müdahalelerle karşılaşmış. Ekonomik olarak dışa bağımlılık, politik ve toplumsal düzeylerde de özgürleşmeyi engellemiş. Bütün bunların da bireysel düzlemde etkileri var. “Birey olma” bilinci geç gelişmiş ülkemizde. Ne yazık ki Türkiye’deki “muhalif” güçler de uzun süre bu tür eğilimlerin etkisi altında kaldı. Tabii ki bunlar arasında düz çizgiler yok. Bu da başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu.
Türkiye’de yalnızca korku edebiyatı değil, fantastik edebiyat, bilimkurgu ve polisiye gibi türler de çok geç ortaya çıkmış. Bu türlerin gelişememe nedenlerinden bazıları da kültürel düzlemde sorgulanmalı. Kültürel ortamımızda da tabular var. Örneğin, bir dönem dar anlamda “politika” baş tacı edilmiş ve bu anlamda “politik olmayan” yapıtlar küçümsenmiş. Sanatla ekonomik ve toplumsal sınıflar arasında düz çizgiler çekilmiş ve sanata birtakım “toplumsal”, “politik” işlevler, görevler yüklenmiş. Bireyi ve bireysel sorunları ele alan yapıtlar eleştirilmiş. Konu, tema vb sınırlamaların yanı sıra, biçimsel sınırlamalar da getirilmeye çalışılmış sanata. Popülist bir yaklaşım benimsenmiş ve “anlaşılırlık” önemli bir ölçüt haline gelmiş. Örneğin bizim edebiyatımızda, psikolojik roman örneği azdır, bilinçakışı tekniğiyle yazılmış yapıtlar da pek yoktur.
Bu türler, belki de Batı’da çok fazla “ucuz” örneği olduğu için, edebiyat dışı görülmüş, dahası “eğlencelik” olarak değerlendirilmiş. Burada iki noktanın belirtilmesi gerekiyor. Bir; bir yapıtın edebiyat değerini konu ya da tema belirlemez. Onun için, bu türlerin bir tür önyargıyla edebiyat dışı görülmesi, hatalı bir yaklaşım. Kaldı ki bu türdeki birçok yapıtın edebi değeri, yaygın türlerdeki birçok örnekten daha yüksek. E. A. Poe’nun ya da H. P. Lovecraft’ın yapıtlarını kim “edebiyat dışı” görebilir? Kültürel ortamımızın bu hatalı yaklaşımdan ve önyargıdan kurtulması gerekiyor öncelikle. İkinci yön, edebiyatın “eğlendirici” olma özelliğinin küçümsenmesi ya da yok sayılması. Bu da “eğlence” kavramının çok dar kavranışından.
Kültürel ortamla ilgili hâlâ geçerli olan bir başka nokta da bu türdeki yapıtların, satamayacağı düşünülerek yayınevlerince basılmaması. Burada, yayınevlerinin, özellikle son 10 yıldaki evrimlerine bakmak gerekiyor. Şu an yayınevlerinin çoğu, aşırı bir ticarileşme içinde. Bu nedenle pek çok yazarın ve yapıtın ortaya çıkamamaması gibi bir gerçek var. Zaten son zamanlarda bu piyasada holdinglerin egemenliği söz konusu. Ayrıca, bu süreçte yapay olarak üretilen bir “çok satar” kavramı var. Bunlar ya Batı’dan ithal ediliyor, yani oralarda çok satan kitaplar büyük reklam kampanyalarıyla basılıyor ya da iç piyasada “kendi kendini gerçekleştiren kehanetler” üretilerek bazı yazarlar “pazarlanıyor”. Burada şunun da belirtilmesi gerekiyor; bir sanat yapıtının tanıtımının yapılmasına karşı çıkılmamalı bence ama burada bir adaletsizlik söz konusu. Neden bu büyük kampanyalar yalnızca bazı yazarlar için yapılıyor? Neden, her kitap için ya da en azından “has edebiyat” ürünü yapıtlar için yapılmıyor? Bu hem yayınevlerinin bastıkları kitaplara gerçek anlamda sahip çıkmadığını gösteriyor, hem de biraz önce sözünü ettiğim adaletsizliği doğuruyor. Bu anlamda yayınevlerinin kendi özeleştirilerini yapmaları gerekiyor. Bir yazarın kitabını basıyorsunuz ama onun tanıtımını yeterince yapmıyorsunuz ve kötü bir dağıtım sisteminiz var; sonra da bu yazar ikinci kez kapınıza geldiğinde “Kusura bakmayın kitabınız satmıyor” diyorsunuz. Şu tür sözlerle de karşılaştım ben; “Yayınevi ticari bir kurum”; evet, bir yönüyle öyle ama yayınevlerinin kültürel bir misyonu yok mu? Bu iki şeyi dengeleyecek bir çizgi yok mu? İşte bu nedenle, yayınevleri kendi özeleştirilerini yapmalı. İşin bir de şu yönü var; hep “tanıtım” sözcüğünü kullandım dikkat ederseniz. Çünkü bence sanat yapıtının reklamı olmaz, tanıtımı olur. Reklam, kapitalizmin en önemli satış araçlarından biri. Bu anlamda da bir sanat yapıtının “reklamını” yaparsanız, onun “metalaşmasına” yardımcı olursunuz, yapıtı yalnızca “satış” ve “para” eksenine yerleştirirsiniz. Yayınevlerinin savlarına devam edersek; “Öykü okuru az; bu türün okuru az” vb. Bunlar, bir ülke edebiyatı için, kültürü için tehlikeli gelişmeler. Bu tür bir ortamda, bu türün örnekleri su yüzüne çıkamıyor; işin bir yönü de bu. Aslında, edebiyatımızda, özellikle son 10-15 yılda bu türün örnekleri var.
Ancak bu gelişme şöyle bir yol izlemiş. Örneğin 1980’lerin ikinci yarısında, Latin Amerika edebiyatının, özellikle de Gabriel Garcia Marquez’in dünya çapında tanınması ve yapıtlarının çok satmasıyla, bizde fantastik edebiyat örnekleri çıkmış. Ardından, bazı yayınevlerinin polisiye çevirileriyle polisiye türünde; Stephen King’in romanlarının seri çevirisiyle de korku türünde gelişmeler yaşanmış. 2000’lerde ise Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi “çok satar”ların çevirisiyle fantastik kurgu türünde, çoğunlukla “underground” bir tür gelişmiş. Ancak ben burada “proje” kitapları, yani “çok satan” konu, tema ve türleri “bilinçli” olarak üretmeyi bir kenara bırakıyorum. Çünkü bunlar başka tür gelişmeler olunca yok olacak ya da yerini başka “proje” kitaplara bırakacak. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey, yine yayınevlerinin tavrı. Bir anlamda yayınevleri, bir kitabı ya da türü basmak için Batı’da çok satması gibi bir ölçütü benimsemiş görünüyor. Ve ne yazık ki bu gelişmeler yine “dışardan” bir etki ile ortaya çıkmış. Şu an bence bu türler için biraz suların durulması gerekiyor, hafiften bir kargaşa var, biraz zaman geçmesi ve neyin ne olduğunun ortaya çıkması gerekiyor.
Şu an yalnızca fantastik, korku ve gerilim türünde kitaplar basan yayınevleri var ama çoğu çeviri ve roman yine ve Türk yazarların kitaplarını basan yayınevi sayısı az. Türk yazarlardan bu türlerde roman yazanlar biraz daha şanslı. Romanda son yıllarda yaşanan gelişmeler, yayınevlerini roman basma konusunda daha cesaretli kıldı.
Neyse ki bu gelişmelere direnen yayınevleri var. Buna bir de Internet olanakları kullanılarak gösterilen “karşı duruş”lar var. Örneğin “Ölümsüz Öykü Kulübü”nü bu anlamda önemsiyorum ben. Ben de bu gelişmelerden rahatsız olan ve sürecin dışında kalmak isteyen bir yazar olarak, öykü ve yazılarımı, oluşturduğum blogda yayımlıyorum bir süredir.
Bu türlerin örneklerinin az olmasının nedenlerinde biri de daha önce sözünü ettiğim, bu türlerin “kaçış edebiyatı” olduğu safsatası. “Safsata” diyorum, çünkü bu sav bence gerçekten de öyle. Neden öyle? Dünyaya, yaşama ve gerçekliğe çok dar bir bakış açısını temsil ediyor da ondan. Gerçekliğe “bir başka açıdan” bakış, neden insanı gerçeklikten uzaklaştırsın ki? Tam tersine, bence gerçeğe daha çok yaklaştırır. Gördüklerimizin, duyduklarımızın, kısacası “beş duyu” ile algıladıklarımızın “asıl gerçeklik” olduğunu kim iddia edebilir? Bize birtakım “kalıplar” içinde sunulanlar mı asıl gerçek? Neden daha derine inmeyi reddediyoruz? Neden “gerçekliğin merkezine yapılan seyahatler”i küçümsüyoruz? Hepimiz Dünya adlı gezegende yaşıyoruz ve beş duyumuzla, bunların bize sağladığı bilgilerle sınırlıyız. Fantezi başka bir şeyi anlatamaz ki? Aslında hepimiz “aynı şeyi” anlatıyoruz. Ona farklı açılardan bakıp, farklı yüzlerini, renklerini görüp neden “eğlenmeyelim”? Neden gerçekliğin, varoluşun aslında ne kadar korkutucu olduğu görüp “korkmayalım”? Kısacası şunu öne sürüyorum; bunlar insanın “öz”üne yabancı şeyler değil. Bir kaçış da değil. Gündelik yaşamın o sapmasapan batağından bir kaçış belki ama asıl gerçekliğe gitmek için de ondan “kaçmak” gerekiyor. Zaten sanat, insanı başka boyutlara götürmeli bence. Kendi kişisel serüveninde bunu yapan, gerçekliğin ve bilincin karanlık sularında yüzmeye cesaret eden kaç kişi var?..
2) Korku temasının halk kültüründe doğaüstü unsurlarla (cinler, periler, vs.) kullanıldığını biliyoruz. Sizce günümüzde bu kaynaktan yeterince yararlanılıyor mu?
Tüm Türk edebiyatına hâkim biri değilim, bu nedenle de bu soruyu tam olarak yanıtlayabileceğimi sanmıyorum. Genel olarak şunu söyleyebilirim; tüm hakların folklorunda olağanüstü unsurlar, olaylar ve varlıklar var; cinler, periler, cadılar, devler, ejderhalar, garip yaratıklar; geriye dönen ölüler, kutsal varlıklar, onlarla konuşma, ötedünya, cennet ve cehemmen tasavvurları vb. Bunlar ülkeden ülkeye, hatta bir ülke içinde yöreden yöreye değişiklik gösteriyor ama aslında ortak unsurlar ve hepimizin bir şekilde “bildiği” şeyler. Masallar, mitler de öyle. Psikanalizin “kolektif bilinçaltı” dediği şey... Halk kültüründeki bu tür unsurların edebiyatta kullanımını Y. Kemal’in masalsı, destansı yapıtlarında da görüyoruz, “köy romanları”nın yazıldığı dönemde de görüyoruz. Latife Tekin de halk kültüründeki “fantezi”nin edebiyatta kullanımına iyi bir örnek bence. Mitoloji, daha çok şiirimizde kullanılmış ama nedense daha çok Yunan mitolojisi. Türk mitolojisinin bu anlamda epey zengin olduğunu düşünüyorum. Tasavvuf edebiyatında da örnekler var ama örneğin bir Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’yi ve Amâk-ı Hayal’ini kaç kişi biliyor?..
Ancak bir yazarın bu kaynaklardan yararlanmak ya da ille de Türk kaynaklarından yararlanmak gibi bir zorunluluğu olmamalı bence. Yazar, yapıtını en iyi nelerle oluşturabiliyorsa onu seçer, kaynağına bakmaz. İster Yunan mitolojisi, ister Türk mitolojisi ya da Kuzey mitolojisi... Ama bizim kaynaklarımızın bir tür küçümseme ile okunmaması, incelenmemesi ve kullanılmaması gibi bir yaklaşım doğru değil tabii ki.
3) Sizi korku temasına yönelten sebepler nelerdir?
İlk sorunuza yanıtımda da belirttiğim gibi, beni bu türde yazmaya iten şey, tümüyle iç serüvenim; yaşamla, gerçeklikle ve kendimle kurduğum ilişki biçimi. Bu türde yazmaya, kendimi oluşturma sürecinde, yani bir tür ergenlik döneminde başladım. İnsan kendini oluştururken iki yol izler bence. Biri, en yakınından en uzaktakine doğru, içine doğduğu “dünyalar”ın ona yerleştirdiği örüntüleri kabullenip kendininkileri onların içine yerleştirmek, ikincisi ise bütün örüntüleri paramparça ederek, ayrıştırarak kendini oluşturmak. İkinci yolda, insan gerçekten korkutucu bir serüven yaşıyor. Çırılçıplak ve dilsiz kalıyorsun; kendine ait sandığın birçok şeyin aslında senin olmadığını ve çok derinlere kök saldığını görüyorsun; onları sökerken yaralanıyorsun; paramparça ederken dağılıyorsun; yolunu yitiriyorsun...
Bunun yanı sıra, insan bilincinin yapısına ilişkin bilgi ve tahminler, buna bağlı olarak gerçekliği sorgulama... Bütün bunlar “metafizik” gibi gelse de aslında son derece “maddi”. Sandığımızdan daha fazla “belirlenmiş” olduğumuzu ve bu “belirleyici güç”ün yapısını bilmediğimizi, bu nedenle de şu klasik “madde-ruh” ve “kaos-düzen” tartışmasının anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bilim “mikro”ya doğru gittikçe bu kanıtlanıyor sanki...
“Makro”ya doğru gittikçe de evrende ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu görüyoruz. Evren için varoluşumuzun ya da yokoluşumuzun anlamı, bizim kendi türümüze verdiğimiz anlamdan çok farklı “doğal olarak”... En son halkada, bize bir “insan olma ideolojisi”nin “verildiğini” düşünüyorum. Düşünce düzleminde bu ideolojinin dışına çıkınca, bir başka gerçeklikle karşılaşıyorsunuz ve bu, hiç de insanın lehine değil... Bütün bunlar yeterince korkutucu değil mi?..
Yanıtın başına dönersek, beni korku edebiyatına yönelten, bu tür bir iç serüven ve düşler. Düşler, bilincin, dolayısıyla da gerçekliğin başka bir boyutunda dolaşmanın en önemli araçları bence.
4) Bir korku metninin etkileyici olması için sizce hangi özellikleri taşıması gerekir?
Her türden metnin etkileyici olması için, her şeyden önce “içtenlik” gerekir. Atmosfer yaratmanın, bu tür metinlerde daha önemli olduğunu düşünüyorum. Karmaşıklık açısından, asıl “mesele” ile dil arasında bir ters orantı olmalı. Yani asıl sorun karmaşıklaştıkça, daha yalın ve dolaysız bir dil gerekir. Okuru doğrudan o “atmosfere” sokan, akıcı ve duyguyu kesintiye uğratmayan bir dil gerekir, çünkü bu tür metinlerde, okurun anlatıcıyla ya da kahramanla özdeşleşmesi daha önemli; öyküde de romanda da. Klasik yapıda bir romanda, roman kişilerinden herhangi biriyle özdeşleşebilir okur. Bunu yazar da pek kontrol edemez. Klasik öykülerde okur, anlatıcı ile, anlatıcı-kahraman karşıtlığı söz konusu ise ya anlatıcıyla ya da kahramanla özdeşleşir. Gotik edebiyatta ise, ister roman olsun, ister öykü, yazar belli bir duygudurum yaratarak ve bu duygudurum aracılığıyla okuru kendisiyle aynı “düzey”e getirmeye çalışır. Bu nedenle de okuru bu duygudurumuna sokmak önemlidir.
5) Biz toplum olarak nelerden korkuyoruz? Siz, bir yazar olarak bu korkulardan nasıl besleniyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmeliyim; bir yazar olarak toplumsal korkularımızdan beslenmiyorum. Beni ilgilendiren, daha çok varoluşsal düzeydeki korkular. Çünkü toplumsal korkuların çoğu, politik güçlerin körüklemesiyle ortaya çıkan yapay korkular. Bizim toplum olarak korkularımız da dönemsel olarak değişiklik gösteriyor. Örneğin bir dönem, “yabancı güçlerin” işgalinden korkarken, başka bir dönem “komünizm”den, başka bir dönem “anarşi”den, başka bir dönem “askeri darbe”den, başka bir dönem “koalisyonlardan”, başka bir dönem “şeriattan” korkmuşuz. Ayrıca, küresel düzeyde, toplumsal korkulardan çok daha önemli ve yaşamsal korkularımız “olması gerekir” diye düşünüyorum.
Bireysel düzlemde, hiçbir insanın muaf olmadığı tek bir korku vardır, o da ölüm, yani “yokoluş” korkusudur. Diğer tüm korkular ondan doğar, ondan beslenir.
6) Korku teması, yalnızca popüler kültürün bir malzemesi olarak mı görülmeli?
Popüler kültürün malzemesi olmayı geçicilik ya da “edebiyat dışı” olma olarak düşünüyorsak, tabii ki hayır, çünkü korku insanın en temel duygularından biri. Bu anlamda da edebiyatın temel temalarından, hatta temel türlerinden biri olması çok normal. Kaldı ki korku öğesi, Türkiye’de popüler kültürün malzemesi olmuş mu, bu da tartışılır bir şey. Batı’da böyle bir şeyden söz edebiliriz ama Türkiye için böyle bir şey söz konusu değil.
Bu soruyu iki biçimde ele alıyorum: Edebiyatta korku temasının işlenmesi ya da ele alınışı ile “korku edebiyatı” ya da “gotik edebiyat”ın Türkiye’deki durumu. Bunları ayrı şeyler olarak düşünüyorum. Birinci konuda bir şeyler söyleyebilmek zor; bu konuda yeterince araştırma yapılmış olması gerekiyor. Korku, hem dünya edebiyatında, hem de Türk edebiyatında tema olarak işlenmiş tabii ki. Çünkü korku en temel insan duygularından biri. Bu yönüyle hemen hemen her edebi akımın ve türün ilgi alanına giriyor. Türk edebiyatında da her türde (şiir, öykü, roman) korkunun tema olarak işlendiğini görüyoruz. Türk edebiyatının ustalarından Yaşar Kemal’den günümüz yazarlarına dek bunu görmek mümkün.
Aslında, korkunun edebiyatta tema olarak işlenmesi ya da başlı başına bir tür olarak gelişmesi gibi bir zorunluluk yok bir ülke edebiyatı için. Yani bu konuya, “Niye Batı’da var da bizde yok” gibi bir yaklaşımı doğru bulmuyorum. Soruna böyle bakarsak, moda konular, moda türler ve bunlarla birlikte gelen moda biçimler gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu tümüyle ülke edebiyatının iç dinamiğiyle, bunun yanı sıra yazarın en başta yaşamla kurduğu ilişki biçimi ile ortaya çıkması gereken bir şey bence. Bunu yazarın gerek dünya, gerek kendi ülkesinin edebiyatıyla ilişkisi de belirlemez ya da belirlememeli. Sanatta zorunluluk ve ölçü yoktur bence. “Yeterince işlenme” sorununa da böyle bakıyorum.
Türkiye’de korku edebiyatının -ben “gotik edebiyat” terimini tercih ediyorum- gelişimi ile ilgili ikinci konuya gelince; 1920’lerden, 1960’lara kadar tek tük örnekler var ama bu yazarlar da aslında bu türü “seçmiş” yazarlar değil. Başka türde yapıtlar veriyorlar ve 1-2 yapıtta bu türü denemişler. Bu dönem yazarlardan korku türünü seçmiş bir yazar olarak Kenan Hulusi’yi gösterebiliriz yalnızca. 1970’lerde ve 80’lerde ise bu alanda pek yapıt yok. Bunun nedenleri de herkesin tahmin edebileceği şeyler. Ülkenin içinde bulunduğu politik durum, yazarları genellikle “toplumcu gerçekçi” diye tanımlanan türde yapıtlar vermeye yöneltmiş. Bu alanda bir gelişmeyi ancak 1990’larda, ikinci bir sıçramayı ise 2000’li yıllarda görüyoruz. Bu yıllarda, çoğunlukla bu türü “seçmiş” yazarlarla karşılaşıyoruz. Ben de kendimi bu grupta görüyorum. Bu gelişmeyle ilgili işaret edilmesi gereken başka bir durum da bu yapıtların çoğunun roman olması, öykü türündeki yapıt sayısının ise daha az olması.
Bu tür edebiyatın, Batı’ya göre Türkiye’de daha geç ortaya çıkışının ya da marjinal kalmasının nedenleri, birkaç düzlemde sorgulanabilir. İlki, sosyolojik düzlem. Türkiye’nin ekonomik, politik, toplumsal vb gelişimiyle ilgili. Türkiye bu alanlarda hep yukarıdan müdahalelerle karşılaşmış. Ekonomik olarak dışa bağımlılık, politik ve toplumsal düzeylerde de özgürleşmeyi engellemiş. Bütün bunların da bireysel düzlemde etkileri var. “Birey olma” bilinci geç gelişmiş ülkemizde. Ne yazık ki Türkiye’deki “muhalif” güçler de uzun süre bu tür eğilimlerin etkisi altında kaldı. Tabii ki bunlar arasında düz çizgiler yok. Bu da başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu.
Türkiye’de yalnızca korku edebiyatı değil, fantastik edebiyat, bilimkurgu ve polisiye gibi türler de çok geç ortaya çıkmış. Bu türlerin gelişememe nedenlerinden bazıları da kültürel düzlemde sorgulanmalı. Kültürel ortamımızda da tabular var. Örneğin, bir dönem dar anlamda “politika” baş tacı edilmiş ve bu anlamda “politik olmayan” yapıtlar küçümsenmiş. Sanatla ekonomik ve toplumsal sınıflar arasında düz çizgiler çekilmiş ve sanata birtakım “toplumsal”, “politik” işlevler, görevler yüklenmiş. Bireyi ve bireysel sorunları ele alan yapıtlar eleştirilmiş. Konu, tema vb sınırlamaların yanı sıra, biçimsel sınırlamalar da getirilmeye çalışılmış sanata. Popülist bir yaklaşım benimsenmiş ve “anlaşılırlık” önemli bir ölçüt haline gelmiş. Örneğin bizim edebiyatımızda, psikolojik roman örneği azdır, bilinçakışı tekniğiyle yazılmış yapıtlar da pek yoktur.
Bu türler, belki de Batı’da çok fazla “ucuz” örneği olduğu için, edebiyat dışı görülmüş, dahası “eğlencelik” olarak değerlendirilmiş. Burada iki noktanın belirtilmesi gerekiyor. Bir; bir yapıtın edebiyat değerini konu ya da tema belirlemez. Onun için, bu türlerin bir tür önyargıyla edebiyat dışı görülmesi, hatalı bir yaklaşım. Kaldı ki bu türdeki birçok yapıtın edebi değeri, yaygın türlerdeki birçok örnekten daha yüksek. E. A. Poe’nun ya da H. P. Lovecraft’ın yapıtlarını kim “edebiyat dışı” görebilir? Kültürel ortamımızın bu hatalı yaklaşımdan ve önyargıdan kurtulması gerekiyor öncelikle. İkinci yön, edebiyatın “eğlendirici” olma özelliğinin küçümsenmesi ya da yok sayılması. Bu da “eğlence” kavramının çok dar kavranışından.
Kültürel ortamla ilgili hâlâ geçerli olan bir başka nokta da bu türdeki yapıtların, satamayacağı düşünülerek yayınevlerince basılmaması. Burada, yayınevlerinin, özellikle son 10 yıldaki evrimlerine bakmak gerekiyor. Şu an yayınevlerinin çoğu, aşırı bir ticarileşme içinde. Bu nedenle pek çok yazarın ve yapıtın ortaya çıkamamaması gibi bir gerçek var. Zaten son zamanlarda bu piyasada holdinglerin egemenliği söz konusu. Ayrıca, bu süreçte yapay olarak üretilen bir “çok satar” kavramı var. Bunlar ya Batı’dan ithal ediliyor, yani oralarda çok satan kitaplar büyük reklam kampanyalarıyla basılıyor ya da iç piyasada “kendi kendini gerçekleştiren kehanetler” üretilerek bazı yazarlar “pazarlanıyor”. Burada şunun da belirtilmesi gerekiyor; bir sanat yapıtının tanıtımının yapılmasına karşı çıkılmamalı bence ama burada bir adaletsizlik söz konusu. Neden bu büyük kampanyalar yalnızca bazı yazarlar için yapılıyor? Neden, her kitap için ya da en azından “has edebiyat” ürünü yapıtlar için yapılmıyor? Bu hem yayınevlerinin bastıkları kitaplara gerçek anlamda sahip çıkmadığını gösteriyor, hem de biraz önce sözünü ettiğim adaletsizliği doğuruyor. Bu anlamda yayınevlerinin kendi özeleştirilerini yapmaları gerekiyor. Bir yazarın kitabını basıyorsunuz ama onun tanıtımını yeterince yapmıyorsunuz ve kötü bir dağıtım sisteminiz var; sonra da bu yazar ikinci kez kapınıza geldiğinde “Kusura bakmayın kitabınız satmıyor” diyorsunuz. Şu tür sözlerle de karşılaştım ben; “Yayınevi ticari bir kurum”; evet, bir yönüyle öyle ama yayınevlerinin kültürel bir misyonu yok mu? Bu iki şeyi dengeleyecek bir çizgi yok mu? İşte bu nedenle, yayınevleri kendi özeleştirilerini yapmalı. İşin bir de şu yönü var; hep “tanıtım” sözcüğünü kullandım dikkat ederseniz. Çünkü bence sanat yapıtının reklamı olmaz, tanıtımı olur. Reklam, kapitalizmin en önemli satış araçlarından biri. Bu anlamda da bir sanat yapıtının “reklamını” yaparsanız, onun “metalaşmasına” yardımcı olursunuz, yapıtı yalnızca “satış” ve “para” eksenine yerleştirirsiniz. Yayınevlerinin savlarına devam edersek; “Öykü okuru az; bu türün okuru az” vb. Bunlar, bir ülke edebiyatı için, kültürü için tehlikeli gelişmeler. Bu tür bir ortamda, bu türün örnekleri su yüzüne çıkamıyor; işin bir yönü de bu. Aslında, edebiyatımızda, özellikle son 10-15 yılda bu türün örnekleri var.
Ancak bu gelişme şöyle bir yol izlemiş. Örneğin 1980’lerin ikinci yarısında, Latin Amerika edebiyatının, özellikle de Gabriel Garcia Marquez’in dünya çapında tanınması ve yapıtlarının çok satmasıyla, bizde fantastik edebiyat örnekleri çıkmış. Ardından, bazı yayınevlerinin polisiye çevirileriyle polisiye türünde; Stephen King’in romanlarının seri çevirisiyle de korku türünde gelişmeler yaşanmış. 2000’lerde ise Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi “çok satar”ların çevirisiyle fantastik kurgu türünde, çoğunlukla “underground” bir tür gelişmiş. Ancak ben burada “proje” kitapları, yani “çok satan” konu, tema ve türleri “bilinçli” olarak üretmeyi bir kenara bırakıyorum. Çünkü bunlar başka tür gelişmeler olunca yok olacak ya da yerini başka “proje” kitaplara bırakacak. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey, yine yayınevlerinin tavrı. Bir anlamda yayınevleri, bir kitabı ya da türü basmak için Batı’da çok satması gibi bir ölçütü benimsemiş görünüyor. Ve ne yazık ki bu gelişmeler yine “dışardan” bir etki ile ortaya çıkmış. Şu an bence bu türler için biraz suların durulması gerekiyor, hafiften bir kargaşa var, biraz zaman geçmesi ve neyin ne olduğunun ortaya çıkması gerekiyor.
Şu an yalnızca fantastik, korku ve gerilim türünde kitaplar basan yayınevleri var ama çoğu çeviri ve roman yine ve Türk yazarların kitaplarını basan yayınevi sayısı az. Türk yazarlardan bu türlerde roman yazanlar biraz daha şanslı. Romanda son yıllarda yaşanan gelişmeler, yayınevlerini roman basma konusunda daha cesaretli kıldı.
Neyse ki bu gelişmelere direnen yayınevleri var. Buna bir de Internet olanakları kullanılarak gösterilen “karşı duruş”lar var. Örneğin “Ölümsüz Öykü Kulübü”nü bu anlamda önemsiyorum ben. Ben de bu gelişmelerden rahatsız olan ve sürecin dışında kalmak isteyen bir yazar olarak, öykü ve yazılarımı, oluşturduğum blogda yayımlıyorum bir süredir.
Bu türlerin örneklerinin az olmasının nedenlerinde biri de daha önce sözünü ettiğim, bu türlerin “kaçış edebiyatı” olduğu safsatası. “Safsata” diyorum, çünkü bu sav bence gerçekten de öyle. Neden öyle? Dünyaya, yaşama ve gerçekliğe çok dar bir bakış açısını temsil ediyor da ondan. Gerçekliğe “bir başka açıdan” bakış, neden insanı gerçeklikten uzaklaştırsın ki? Tam tersine, bence gerçeğe daha çok yaklaştırır. Gördüklerimizin, duyduklarımızın, kısacası “beş duyu” ile algıladıklarımızın “asıl gerçeklik” olduğunu kim iddia edebilir? Bize birtakım “kalıplar” içinde sunulanlar mı asıl gerçek? Neden daha derine inmeyi reddediyoruz? Neden “gerçekliğin merkezine yapılan seyahatler”i küçümsüyoruz? Hepimiz Dünya adlı gezegende yaşıyoruz ve beş duyumuzla, bunların bize sağladığı bilgilerle sınırlıyız. Fantezi başka bir şeyi anlatamaz ki? Aslında hepimiz “aynı şeyi” anlatıyoruz. Ona farklı açılardan bakıp, farklı yüzlerini, renklerini görüp neden “eğlenmeyelim”? Neden gerçekliğin, varoluşun aslında ne kadar korkutucu olduğu görüp “korkmayalım”? Kısacası şunu öne sürüyorum; bunlar insanın “öz”üne yabancı şeyler değil. Bir kaçış da değil. Gündelik yaşamın o sapmasapan batağından bir kaçış belki ama asıl gerçekliğe gitmek için de ondan “kaçmak” gerekiyor. Zaten sanat, insanı başka boyutlara götürmeli bence. Kendi kişisel serüveninde bunu yapan, gerçekliğin ve bilincin karanlık sularında yüzmeye cesaret eden kaç kişi var?..
2) Korku temasının halk kültüründe doğaüstü unsurlarla (cinler, periler, vs.) kullanıldığını biliyoruz. Sizce günümüzde bu kaynaktan yeterince yararlanılıyor mu?
Tüm Türk edebiyatına hâkim biri değilim, bu nedenle de bu soruyu tam olarak yanıtlayabileceğimi sanmıyorum. Genel olarak şunu söyleyebilirim; tüm hakların folklorunda olağanüstü unsurlar, olaylar ve varlıklar var; cinler, periler, cadılar, devler, ejderhalar, garip yaratıklar; geriye dönen ölüler, kutsal varlıklar, onlarla konuşma, ötedünya, cennet ve cehemmen tasavvurları vb. Bunlar ülkeden ülkeye, hatta bir ülke içinde yöreden yöreye değişiklik gösteriyor ama aslında ortak unsurlar ve hepimizin bir şekilde “bildiği” şeyler. Masallar, mitler de öyle. Psikanalizin “kolektif bilinçaltı” dediği şey... Halk kültüründeki bu tür unsurların edebiyatta kullanımını Y. Kemal’in masalsı, destansı yapıtlarında da görüyoruz, “köy romanları”nın yazıldığı dönemde de görüyoruz. Latife Tekin de halk kültüründeki “fantezi”nin edebiyatta kullanımına iyi bir örnek bence. Mitoloji, daha çok şiirimizde kullanılmış ama nedense daha çok Yunan mitolojisi. Türk mitolojisinin bu anlamda epey zengin olduğunu düşünüyorum. Tasavvuf edebiyatında da örnekler var ama örneğin bir Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’yi ve Amâk-ı Hayal’ini kaç kişi biliyor?..
Ancak bir yazarın bu kaynaklardan yararlanmak ya da ille de Türk kaynaklarından yararlanmak gibi bir zorunluluğu olmamalı bence. Yazar, yapıtını en iyi nelerle oluşturabiliyorsa onu seçer, kaynağına bakmaz. İster Yunan mitolojisi, ister Türk mitolojisi ya da Kuzey mitolojisi... Ama bizim kaynaklarımızın bir tür küçümseme ile okunmaması, incelenmemesi ve kullanılmaması gibi bir yaklaşım doğru değil tabii ki.
3) Sizi korku temasına yönelten sebepler nelerdir?
İlk sorunuza yanıtımda da belirttiğim gibi, beni bu türde yazmaya iten şey, tümüyle iç serüvenim; yaşamla, gerçeklikle ve kendimle kurduğum ilişki biçimi. Bu türde yazmaya, kendimi oluşturma sürecinde, yani bir tür ergenlik döneminde başladım. İnsan kendini oluştururken iki yol izler bence. Biri, en yakınından en uzaktakine doğru, içine doğduğu “dünyalar”ın ona yerleştirdiği örüntüleri kabullenip kendininkileri onların içine yerleştirmek, ikincisi ise bütün örüntüleri paramparça ederek, ayrıştırarak kendini oluşturmak. İkinci yolda, insan gerçekten korkutucu bir serüven yaşıyor. Çırılçıplak ve dilsiz kalıyorsun; kendine ait sandığın birçok şeyin aslında senin olmadığını ve çok derinlere kök saldığını görüyorsun; onları sökerken yaralanıyorsun; paramparça ederken dağılıyorsun; yolunu yitiriyorsun...
Bunun yanı sıra, insan bilincinin yapısına ilişkin bilgi ve tahminler, buna bağlı olarak gerçekliği sorgulama... Bütün bunlar “metafizik” gibi gelse de aslında son derece “maddi”. Sandığımızdan daha fazla “belirlenmiş” olduğumuzu ve bu “belirleyici güç”ün yapısını bilmediğimizi, bu nedenle de şu klasik “madde-ruh” ve “kaos-düzen” tartışmasının anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bilim “mikro”ya doğru gittikçe bu kanıtlanıyor sanki...
“Makro”ya doğru gittikçe de evrende ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu görüyoruz. Evren için varoluşumuzun ya da yokoluşumuzun anlamı, bizim kendi türümüze verdiğimiz anlamdan çok farklı “doğal olarak”... En son halkada, bize bir “insan olma ideolojisi”nin “verildiğini” düşünüyorum. Düşünce düzleminde bu ideolojinin dışına çıkınca, bir başka gerçeklikle karşılaşıyorsunuz ve bu, hiç de insanın lehine değil... Bütün bunlar yeterince korkutucu değil mi?..
Yanıtın başına dönersek, beni korku edebiyatına yönelten, bu tür bir iç serüven ve düşler. Düşler, bilincin, dolayısıyla da gerçekliğin başka bir boyutunda dolaşmanın en önemli araçları bence.
4) Bir korku metninin etkileyici olması için sizce hangi özellikleri taşıması gerekir?
Her türden metnin etkileyici olması için, her şeyden önce “içtenlik” gerekir. Atmosfer yaratmanın, bu tür metinlerde daha önemli olduğunu düşünüyorum. Karmaşıklık açısından, asıl “mesele” ile dil arasında bir ters orantı olmalı. Yani asıl sorun karmaşıklaştıkça, daha yalın ve dolaysız bir dil gerekir. Okuru doğrudan o “atmosfere” sokan, akıcı ve duyguyu kesintiye uğratmayan bir dil gerekir, çünkü bu tür metinlerde, okurun anlatıcıyla ya da kahramanla özdeşleşmesi daha önemli; öyküde de romanda da. Klasik yapıda bir romanda, roman kişilerinden herhangi biriyle özdeşleşebilir okur. Bunu yazar da pek kontrol edemez. Klasik öykülerde okur, anlatıcı ile, anlatıcı-kahraman karşıtlığı söz konusu ise ya anlatıcıyla ya da kahramanla özdeşleşir. Gotik edebiyatta ise, ister roman olsun, ister öykü, yazar belli bir duygudurum yaratarak ve bu duygudurum aracılığıyla okuru kendisiyle aynı “düzey”e getirmeye çalışır. Bu nedenle de okuru bu duygudurumuna sokmak önemlidir.
5) Biz toplum olarak nelerden korkuyoruz? Siz, bir yazar olarak bu korkulardan nasıl besleniyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmeliyim; bir yazar olarak toplumsal korkularımızdan beslenmiyorum. Beni ilgilendiren, daha çok varoluşsal düzeydeki korkular. Çünkü toplumsal korkuların çoğu, politik güçlerin körüklemesiyle ortaya çıkan yapay korkular. Bizim toplum olarak korkularımız da dönemsel olarak değişiklik gösteriyor. Örneğin bir dönem, “yabancı güçlerin” işgalinden korkarken, başka bir dönem “komünizm”den, başka bir dönem “anarşi”den, başka bir dönem “askeri darbe”den, başka bir dönem “koalisyonlardan”, başka bir dönem “şeriattan” korkmuşuz. Ayrıca, küresel düzeyde, toplumsal korkulardan çok daha önemli ve yaşamsal korkularımız “olması gerekir” diye düşünüyorum.
Bireysel düzlemde, hiçbir insanın muaf olmadığı tek bir korku vardır, o da ölüm, yani “yokoluş” korkusudur. Diğer tüm korkular ondan doğar, ondan beslenir.
6) Korku teması, yalnızca popüler kültürün bir malzemesi olarak mı görülmeli?
Popüler kültürün malzemesi olmayı geçicilik ya da “edebiyat dışı” olma olarak düşünüyorsak, tabii ki hayır, çünkü korku insanın en temel duygularından biri. Bu anlamda da edebiyatın temel temalarından, hatta temel türlerinden biri olması çok normal. Kaldı ki korku öğesi, Türkiye’de popüler kültürün malzemesi olmuş mu, bu da tartışılır bir şey. Batı’da böyle bir şeyden söz edebiliriz ama Türkiye için böyle bir şey söz konusu değil.
5 Haziran 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









